|
ESKİ TÜRK TARİHİ

TÜRK ADI
Türk Milleti'nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir.
"
Türk" sözü tarihin en eski
çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir
kavmin yada kavimler birliğinin adı
olarak mevcuttu.
Türklerin köklü ve çok zengin bir tarihe ve
kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim
adamı "
Türk" adının nereden geldiği
hakkında araştırmalar yapmış, bu
araştırmalar neticesinde Türk adı ilk defa MÖ.
XIV. yy'da "Tik" veya "Tikler"
adıyla geçmeye başlamıştır.
Diğer bir görüşe göre ise Türk adı
MÖ. XIV.
yy'dan öncede varolduğudur. Zira Türk
ırkının tarihi insanlığın tarihi
kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli
mitolojilerde ve tarihi
oluşumlarda izah eden eski kayıtlarda görmek
mümkün olmaktadır.


TÜRK
ADI
Türk ırkının çok eski olması
nedeniyle Türk adının nerden geldiği
hakkında birçok iddia ve görüşler
ileriye sürmüşlerdir. Buna göre,
• Heredotos'un doğu kavimleri arasında
zikrettiği “
TARGİTAB”lar.
• İskit topraklarında doğdukları
söylenen “TYRKAE”ler
• Tevrat’ta adı geçen
“TOGARMA”lar.
• Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen
“TURUKHA”lar veya “THRAK”lar
• Esiki Ön Asya çivili metinlerinde görülen
“TURUKKU”lar.
• Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy'da
rol oynadıkları belirtilen “TİK” veya
“Dİ”ler
Bizzat "
Türk" adını taşıyan Türk
kavimleri olarak gösterilmektedir.
İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli
"
Zend - Avesta" rivayetleri ile İsrail menşeli
"Tevrat" rivayetleri de Nuh Peygamber'in torunu olan
“Yafes”in oğlu "Türk" ile İran
rivayetlerindeki “Feridun”un oğlu "Türac"
veya "Tur"un soyu Türk adını taşıyan
ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.
"
Avesta"da yer alan "Ebül Beşer"den,
"Cemil" ve oğlu "Feridun"dan bahsedilmektedir.
Feridun ülkesini “Salm”, “Irak” ve
“Turak” (Türk) ismindeki üç oğlu
arasında pay etmiştir.
- Salm’a bugünkü İran ve havalisi,
- Irak'a bugünkü Irak ve havalisi,
- Turak'a ise Orta Asya ve Çin havalisi
düşmüştür.
Feridun ölünce Irak, Salm'a saldırarak İran
ve havalisini almış, daha sonra Turak'a
saldırmıştır.
Irak, Turak'ı yenememiş, savaş bunların
torunlarına uzanana dek senelerce sürmüştür.
Sonunda Turak'ın torunu "
Afrasyap" Irak’ın torunu "Muncihir"i mağlup
ederek, Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma
yapmıştır. Bu tarihten sonra Ceyhun nehri doğusunda
"TURAN", batısına da "İRAN"
denmiştir.
Tevrat rivayetlerinde ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber
dünyayı üç
oğlu arasında pay etmiş, Yafes'e Orta Asya ve
Çin ülkeleri düşmüş,Yafes
ölürken tahtını sekiz oğullarından
biri olan "
TÜRK"e bırakmıştır.
Görülmektedir ki Hz. Adem
devrine yakın zamanlarda “
Turak” (Türk)'den, İran-Turan savaşları
ve “Alp Er Tunga” gibi büyük bir Türk
Başbuğundan ve “Saka İmparatorluğu
Kağanı”ndan bahsedilmektedir.
Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde
yer alan "
Türk" kelimelerinden, Türk adının ne
kadar eski olduğu ortaya çıkmaktadır.
MÖ XIV. yy'da yer alan "
Tik"ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en
eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya'da kurulan "Anav
medeniyeti” de Türkler tarafından kurulmuştu.
O halde Türkler;
• MÖ. XIV. yy'da “
Tik”ler,
• MÖ. VII. yy'da “Anavlar”,
• MÖ IV yy'da “Sakalar” ile tarih
kayıtlarında yer almaktadır.
Türk kelimesinin yazılı olarak
kullanılması ilk defa
MÖ.1328 yılında Çin tarihlerinde
"Tu-Kiu" şeklinde görülmektedir.
MÖ. I. yy'da Roma'lı yazarlardan biri olan “
Pompeius Meala”nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan
halktan "Turcae" olarak bahsetmesi ile ilk defa
yazılı olarak karşılaşıyoruz.
Türk adının tarih sahnesine
çıkışı MS VI. yy'da kurulan “
Kök-Türk Devleti” ile olmuştur. Orhun
kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok
"Türük"
şeklinde gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk
kelimesini Türk
Devleti'nde ilk defa resmi olarak kullanan siyasi
teşekkülün Kök-Türk
imparatorluğu olduğu bilinmektedir.
Kök-Türkler'in ilk dönemlerinde
Türk sözü bir devlet adı olarak
kullanılmışken, sonradan Türk Milletini
ifade etmek için kullanılmaya
başlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin İmparatoru'nun
Kök-Türk Kağanı “
İşbara”ya yazdığı mektupta
"Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmesi,
İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna
verdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı
tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti"
hitapları Türk adını resmileştirmiştir.
Kök-Türk yazıtlarında Türk
sözü daha çok "
Türk Budun"
şeklinde geçmektedir. Türk Budun'un ise
Türk Milleti olduğu
bilinmektedir. Dolayısıyla Türk adı bu
dönemlerde bir topluluğun veya
kavmin isminden ziyade, siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir
kelime
olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan
bütün boyları ve
toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline
gelmiştir.
Türk'ün
Manası
Türk adına çeşitli kaynak ve
araştırmalarda türlü manalar verilmiştir.
Çin kaynakları “
Tu-küe”
(Türk)'ü miğfer olarak, İslam kaynakları
ise ses benzetmesine dayanarak
terkedilmiş, olgunlukçağı ve benzeri
manalar vererek yeni anlamlar
üretmiştir.
XIX. asırda “
A.Vambery”nin ilmi izaha yakın olan fikrine göre
ise Türk kelimesi "TÜREMEK"ten gelmektedir.
“Ziya Gökalp” bunu "TÜRELİ" yani
kanun ve nizam sahibi olarak açıklamıştır.
Ancak Türk sözünün cins isim olarak "
GÜÇ-KUVVET" manasında olduğu, buradaki
Türk kelimesinin milletin adı olan "Türk"
kelimesi ile aynı olduğu “A.V.Le Coq”
tarafından ileri sürülmüştür. Bu iddia
Kök-Türk kitabelerinin çözücüsü olan
“V.Thomsen” tarafından kabul edilmiş, aynı
iddia “G.Nemeth”in tetkikleri ile de ispat edilmiştir.
Ayrıca Türk kelimesinin cins isim olarak "
ALTAYLI" (Ceyhun
ötesi Turanlı) kavimlerini ifade etmek üzere 420
yıllarına ait bir Pers
metninde, daha sonradan 515 hadiseleri dolayısıyla
"Türk-Hun" (Kudretli-Hun) tabirleri de geçtiği
bilinmektedir.
İran kaynaklarında Türk sözü "
Güzel İnsan" karşılığında
kullanılırken, XI. yy'da “Kaşgarlı
Mahmut” "Türk adının Türkler'e Tanrı
tarafından verildiğini " belirterek, "Gençlik,
kuvvet, kudret ve olgunluk çağı" demek olduğunu
bir kez daha belirtmiştir.
Tarihçiler ise Türk kelimesinin "
Güçlü-Kuvvetli" anlamına
geldiğini kabul etmektedirler.
Türk Soyu
Tarihte Türk ırkı hakkında
çeşitli tasvirler yapılmıştır.
Çin, Latin ve
Grek kaynaklarında Türkler daha çok Moğol
tipinde tasvir edilmişlerdir.
Bunun sebebi ise Türklerin tarih boyunca en çok
temasının Moğollar'la
olmasıdır. Moğol kitleleri yıllarca
Türklerin idaresinde yaşamış,
göçlere, savaşlara Türklerle beraber
katılmışlardır. Bunun sonucunda bu
kaynaklar Türk ile Moğol tipini birbirine
karıştırmıştır.
Son yarım asır içinde yapılan ilmi
çalışmalar ve araştırmalar sonucu
Türklerin beyaz ırka mensup bulundukları,
yeryüzünde mevcut üç büyük
ırk grubundan "
Europid" adı verilen grubun "Turanid" tipine
mensup bulundukları anlaşılmıştır. Kafa
yapıları "Brakisefal" (yuvarlak kafalı)dır. Türklerin kendilerini başta
"Mongolid"
Moğollar olmak üzere diğer topluluklardan
ayıran antropolojik çizgilere
sahip oldukları tespit edilmiştir. Türklerin hakim vasfı beyaz renk,
düz burun, değirmi çene, hafif dalgalı
saç, orta gürlükte sakal ve
bıyıktır.
Turan tipine örnek olan Orta Asya, Maveraünehir ve
diğer Yakın Doğu
Türkleri beyaz tenli, koyu parlak gözlü,
değirmi yüzlü, endamlı, sağlam
yapılı erkek ve kadınları ile
Ortaçağ kaynaklarında güzelliğin timsali
olarak gösterilmiş, hatta İran edebiyatında
Türk sözü "
Güzel İnsan" manasında kullanılmıştır.
Tevrat'ta nakledilen bir rivayette ise Türk soyunun Ham ve
Sam'dan değil, “
Yafes”den türemiş olarak beyaz ırktan
geldiği gösterilmiştir.

Türk Yurdu
Yeryüzünde 350 milyonu aşan sayıları ile
çok geniş bir bölgeye yayılan
Türklerin ilk anayurdu'nun tespiti birçok bilim
adamını asırlarca
meşgul eden büyük bir konu olmuştur. Bilim
adamları ve araştırmacılar
yaptıkları çalışmalar sonucu
Türklerin ilk Anayurdu ile ilgili bir çok
iddialar ortaya atmışlardır.
•
Tarihçiler, Çin kaynaklarına dayanarak Altay
Dağlarını,
•Etnologlar, İç Asya'nın kuzey
bölgelerini,
•Dil araştırmacıları, Altaylar'ın
veya Kingan Dağları'nın doğu ve
batısını,
•Kültür Tarihçileri,
Altay-Kırgız Bozkırları arasını,
•Sanat tarihçileri, Kuzeybatı Asya
sahasını,
•Antropologlar ise Kırgız
Bozkırı-Tanrı Dağları arasını
ilk Türk Anayurdu olarak iddia etmişlerdir.
Bütün bu araştırmalara göre ilk
Türk yurdunun kesin sınırlarını çizmek
mümkün olmamaktadır. Zira Türklerin ilk
zamanlardan itibaren çok geniş
bir sahaya yayılmaları bu tespitte
güçlük çıkartmaktadır.
Bununla beraber son yıllarda yapılan dil
araştırmaları ve yukarıda
yapılan çalışmalar göz önüne
alındığında , ilk Türk
yurdunun "
Altay
Dağları'ndan, Urallar'a kadar uzanan , Hazar Denizi
Kuzeydoğu
Bozkırlarından,Tanrı Dağları'nı
kapsayan çok geniş bir bölge olduğudur."
Tarihi akış içerisinde meydana gelen
göçler sonucu Anayurtları'ndan çok
uzak mesafelere ve geniş bir coğrafi alana yayılan
Türkler, bugün
Balkanlar'dan doğuya Çin Seddi'ne, Kuzeyde Sibirya
Bozkırları'ndan
Güneyde Horasan, Afganistan, Tibet'e kadar olan
bölgeleri yurt
tutmuşlardır.

TÜRKLERİN DEVLET KURMASINDA VE
YÜCELTMESİNDEKİ ANLAYIŞ
Cihangirlik :
Bir milletin devlet kurma ve bu devleti yaşatma
yeteneği hiç şüphesiz,
o milletin kendisine has değerlere sahip olmasıyla
ilgilidir. Bu açıdan
değerlendirildiğinde Türkler'in tarih boyunca
kurmuş oldukları
devletlerin çokluğu, Türklerin
teşkilâtçı bir millet olduklarını
gösterir. Türklerin devlet kurma ve
yaşatmasındaki anlayışı izah
edebilmek için Türk kültürünü,
vatan ve millet anlayışını, hâkimiyet
telâkkisini ve idarî ve askerî
yapılanmasını anlamak gereklidir.

Türk Kültürü
Bir milletin tarih boyunca meydana getirdiği maddî ve
manevî unsurların bütünü, o milletin kendine
has "değerleri"dir. Gündelik hayattan devlet
hayatına kadar bütün bir yaşayışı
içine alan bu değerler manzumesi "kültür"ün
konusunu teşkil eder. Dolayısıyla, dil, edebiyat,
sanat, içtimaî ve
iktisâdî hayat vs. hep bir kültürün ortaya
çıkardığı ve şekillendirdiği
veyahut bir kültürü şekillendiren ve
yaşatan unsurlardır.
İlk bakışta girift görülebilen bu izah
aslında gayet basittir. Nitekim bazı sosyologlara göre
kültür; "
Her şey unutulduktan sonra akılda kalandır".
Yani hayatın tabiî akışı
içerisinde aile ve çevreden kazanılan âdeta
şuuraltında mevcut bir davranış
biçimidir. Ferde münhasır gibi görülen
bu davranış biçimi, topluma şamil
olduğu zaman "millî kültür"
adını alır. Dolayısıyla millî
kültür, bir topluluğu "millet"
haline getirebilir. Fakat her kültür, her toplumu
millet yapmaya da
yetmez. Nitekim Afrika veya Avustralya'daki ilkel kabileler, eski
ve
farklı bir kültüre sahip oldukları
hâlde, günümüzde dahi, millet
kavramından bihaber yaşamaktadırlar. Ancak kendini
geliştirebilen,
özünü bozmadan kendini yenileyebilen
kültürler güçlü bir millet ve
devlet geleneğine sahip olabilir.
Milleti yaşayan bir varlık olarak
düşünecek olursak, onu hayatta tutan
yegâne gıdanın kültür olduğunu
görürüz. İşte bu sebeple, millî
kültür
ile beslenen ve mücehhez kılınan halkın
"
organize" olmuş biçimine "millet"
denilmektedir. Milletin oluşturduğu yüce organizasyon ise
"devlet"i ortaya çıkarır.
Bazı ilim adamları bu tanımları
kültür ve medeniyetle karşılaştırarak bir
sonuca varırlar. Onlara göre "
millet" veya "milliyet" "millî
kültür" ile "medeniyet" ise "devlet"
ile irtibatlıdır. Irk, dil, din ve coğrafya
kültür ve medeniyetin
müşterek unsurlarıdır. Bu unsurlardan
birkaçına sahip olabilen
medeniyeti, kültürden ayıran en önemli husus
ise, medeniyetin "beynelmilel" olabilmesidir. Özellikle
din ve coğrafya birliğinden kaynaklanan medeniyetlerde bu durum
daha açık bir biçimde görülebilir.
Bu açıdan ele aldığımızda,
medeniyet tek bir kültürden oluşmaz. Meselâ
İslâm medeniyeti Arap, Fars ve Türk
kültürlerinin bir sentezi
durumundadır.
“
Bozkır Medeniyeti” olarak adlandırılan
aynı coğrafya ve yaşayıştan beslenen medeniyette
ise aslî unsur "Türk kültürü"
olmuştur. Çünkü Türk millî
kültürü, tekamül edebilme
özelliği ile Orta
Asya coğrafyasında baskın bir
kültürdür ve kısa zamanda milletleşmeden
devletleşmeye sıçrayabilmektedir.

Hâkimiyet Telâkkisi
Türklerin en erken devirlerden beri oluşturdukları
devlet anlayışı, diğer milletlerden
ayrılır. "
Türk Cihan Hâkimiyeti", "Nizam-ı
âlem Ülküsü" gibi anlayışlarla ifade
edilen "üniversal" yani "cihanşümul"
devlet fikrinin temelinde elbette Türklerin üzerinde
bulunduğu
coğrafyanın, yaşayış ve inanç
tarzının etkisi büyüktür. Bunları
bilmeden Türk milleti ve devletini izah edebilmek,
Türklerin
imparatorluklar kurma ve yaşatma
başarısını anlayabilmek oldukça
güçtür.
Devlet bir anlamda milletin en üst seviyede organize
olmuş şeklidir ve
bu anlamıyla günümüzde hemen her devletin
yapılanması birbirine benzer.
Ancak devlet anlayışı, milletlerin tarih ve
kültürü ile doğrudan
ilişkilidir. Bu sebeple Türk devlet
anlayışı kendine mahsus özelliklere
sahiptir. Devleti tanımlayan veya devletin
unsurlarını oluşturan
kavramlar dahi, Türklerin köklü ve kendine has bir
devlet fikrine sahip
olduklarını gösterir. Daha önce de
belirtildiği gibi Türk devletleri "
cihanşümul"
bir anlayış ile oluşturulmuştur.Yani
cihana hâkim olma ve yönetme
düşüncesi tarihte kurulan Türk devletlerinin
ortak hususiyetidir.
Bu düşüncenin
oluşmasında elbette eski “
Gök Tanrı” inancının izleri
görülür. Nitekim Göktürk Kitabelerinde bu
anlayış açık bir şekilde dile
getirilmiştir:
“
Üstte mavi gök, altta yağız yer
kılındıkta, ikisin arasında
kişioğlu (insanoğlu) yaratılmış ve
kişioğlunun başına babam, amcam Bumin ve
İstemi kağanlar Tanrı
tarafından oturtulmuştur".
Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi, Türk
kağanı ilâhî bir menşeden yani Tanrıdan
devlet kurma ve yönetme yetkisini (kut)
almaktadır. Kut sahibi kağan, dünyayı
yönetme gibi ağır bir mesuliyeti
üslenirken, insanoğlunun huzur ve refahını
ön plânda tutmak zorundadır.
Dolayısıyla, batıdaki
"imperium=imparatorluk"
kavramı ile Türklerdeki devlet kavramı
özünde birbirinden farklıdır.
Batıda imperium anlayışı her hâl ve
şartta ceberut bir "hükmetme" ve "kazanma"
esasına dayanır. Bu anlayış, çok uluslu bir
imparatorluğun zaman içerisinde, diğer milletleri "sömürge"
olarak görmesine yol açmıştır. Türk
tarihinde ise bu anlamda hiçbir "imparatorluk" yoktur.
Çünkü Türk devletinin temel felsefesinde,
"almak" değil "vermek" esastır. Devlet
kelimesinin "saadet, huzur"
anlamında kullanılması dahi bunu gösterir.
Türk devleti adalet
içerisinde, töreye bağlı olarak
bütün zenginliğini halkına dağıtır.
İşte bu sebepledir ki Türklerde zengin yani
"bay" kişi, malı
mülkü çok olan kişi değil, onu
halkıyla paylaşan kişidir. Bey olmanın
gereği budur. Türklerin kısa zamanda devlet
kurmalarının ve başka
milletlerin de bu devlete itaat etmelerinin özünde bu
anlayış yatar.
Devleti Oluşturan Unsurlar
Günümüz devlet kavramına göre devletin
oluşabilmesi için şu unsurların bir arada
bulunması gerekmektedir; ülke, millet, siyasi hâkimiyet
ve teşkilâtlanma.
Türkler en eski çağlardan beri bu unsurları
esas alan pek çok devlet
kurmuş ve yaşatmıştır. Gerek
İslâm öncesi olsun, gerek İslâmî
dönemde
olsun kurulan her Türk devleti birbirinin devamı
niteliğindedir. Çünkü,
devletlerin adı veya coğrafyası farklı da
olsa, Türk devlet anlayışı
umumî hatlarıyla hep aynı
kalmıştır.
Vatan ve Millet Anlayışı
Üzerinde yaşanılan coğrafya, milletlerin
kültüründe, dolayısıyla
yaşayış ve inançlarında önemli
bir yer tutar. Ancak coğrafyayla
bütünleşebilen bir millette vatan ve devlet
anlayışı gelişebilir.
Günümüz Türk dünyasını da
göz önünde bulundurduğumuzda aynı sonuca
varılabilir ki, Türklerin eskiden beri
yaşadıkları topraklar, nispeten
yüksek plâtolarla çevrili, su kaynaklarına
sahip, yaylak ve kışlak
alanlarının bulunduğu, uçsuz bucaksız
bozkırlardır. Bu özellikleriyle
Türk coğrafyası daha çok hayvancılığa
müsait bir hayat tarzını ifade
eder. Ancak kendine ve hayvanlarına yetecek
ölçüde ziraat da yapılır.
Atın bu geniş coğrafyada ayrı bir önemi
vardır.
Yaylak ve kışlak hayatının vazgeçilmez
unsuru olan "konargöçer"lik,
Türklere has bir yaşayış biçimidir.
Konargöçerlik, ilkel göçebelik ile
karıştırılır. Halbuki
bu tip hayat tarzında, iki menzil arasında (yaylak ve
kışlak)
töre, yani hukuk ile sınırları
çizilmiş bir gidip gelme söz konusudur.
Yani göçebelikte olduğu gibi herhangi bir hukuka
bağlı olmayan,
gelişigüzel bir göç söz konusu
değildir. Dolayısıyla "karnının
doyduğu her yeri" makbul gören göçebelikte
vatan mefhumu gelişmezken, Türk konargöçerliğinde,
yer ve sub (su) "ıduk" yani "mukaddes" addedilir
ve bu inanış, güçlü bir vatan
anlayışını ifade eder.
  
Büyük oranlarda hayvan sürülerine sahip olan
Türk boyları, bir taraftan
kutlu saydıkları coğrafya ile uyum
içerisinde hayatlarını idame
ettirirken, diğer yandan öteki boylar ile
"töre"
gereği münasebetlerini geliştirirler.
Çünkü aynı tarz yaşayışa sahip
olan boylar, gerektiğinde sürülerini
birleştirerek, tabiî afetler,
kuraklık, otlak darlığı vs. gibi durumlarda
ya da düşmanlarının
saldırıları karşısında, iş
birliği yapmak zorundadır. Bu ve benzer
sebepler Türk konargöçerlerini birlikte
yaşamaya tasa ve sevinçte
birliğe kısacası "millet" olma
şuuruna götürür. Sınırları
belirli bir coğrafya üzerinde siyasî
örgütlenmeye giden milletin ortaya
çıkardığı hükmî
kişilik ise “devlet” olarak nitelendirilir.
Bugün yanlış olarak doğrudan doğruya
milletin karşılığı olarak kullanılan "
ulus", aslında üzerinde halkın
yaşadığı belirli bir idarî taksimata
ayrılmış toprak parçasıdır. Bu
anlamıyla Türkler "ulus" veya "ulus
sözü"nü, “eyalet”
anlamında kullanmışlardır. Ancak bu kavram
dahi vatan ile milletin
birbirinden ayrılmaz olduğunu göstermektedir.
Türklerin devlet için "İL"
sözünü kullanması da bu
anlayışı doğrular. Göktürk, Uygur ve
Karahanlı
çağında il kavramı doğrudan devlet sözünü
karşılamıştır. Bu devlet,
belirli sınırları olan, üzerinde halkın
yaşadığı bir devlettir.
Teşkilât
Türkler, en eski çağlardan beri
güçlü bir millet anlayışına sahiptir.
Millet için Göktürk Kitabelerinde "
bodun" veya "budun"
ifadesi kullanılmıştır. Bodun sözü,
bod veya boy olarak günümüze kadar
gelen ve insan vücudunu karşılayan bir kelimedir.
Dolayısıyla, ahenk
içerisinde birbirini tamamlayan bir işleyiş
yapısına dayanan sosyal
birlik veya kabileler için de aynı
kullanılmıştır. Ancak daha çok
milletin temelini teşkil eden güçlü sosyal
birlikler bodun olarak
nitelenir ve "bağımsız, illi ve
kağanlı" Türk milletini ifade eder.
Göktürk Kitabelerinde, devleti kuran boylar için
Türk budun tabiri kullanılır. Bu anlamda
Türgeşler, Oğuzlar için "
Türküm budunum"
denilmektedir. Dolayısıyla kitabelerde geçen
Türk budun siyasî bir
birlik içerisinde yaşayan hür, müstakil bir
ve beraber olan boyları
kucaklayan geniş ve gelişmiş bir kavramdır.
"Türk Sir Budun" tabiri de bu anlamda birleşik
Türk boylarını karşılar. Bir araya
gelememiş, dağınık boylara ise kitabelerde
"Tölös (Töles)" denir.
Kısacası budun veya milletin, devlet ve kağana
sahip, siyasî bir birlik oluşturmaları şarttır.
Nitekim boyları ifade eden "
ok" tabiri de bu açıdan
değerlendirilmelidir. “On-ok”,
“Üç-ok”, “Boz-ok” gibi Oğuz
kollarının adında görülen "ok", sosyal
ve siyasî açıdan belirli bir birliğe
bağlı olan boy anlamına gelir. "Ok"suz olan boy,
hiçbir otoriteyi tanımayan, asi grup demektir. Bu sebepten
dolayı Türklerde ok tâbiliğin sembolüdür.
Oğuz Kağan Destanı'nda,
Oğuz Han, üç küçük oğlunu temsil
eden Üç-Ok'lara sembol olarak “
ok”, üç büyük oğlunu
temsil eden Boz-oklara ise sembol olarak “yay” verir ve
şöyle der;
"
Nasıl ki ok, yay kendisini nereye
çevirirse oraya gitmek zorunda ise, küçük
oğul da (hâkim olan) büyük
oğula öyle tâbi olmak zorundadır".
Bugün Anadolu'nun bazı bölgelerinde,
düğün merasimlerine davet edilmek üzere
düğün sahibinin, yakınlarına "
okuntu" yollaması da bu anlayışın
değişik bir ifadesidir.
Kısacası, Türklerde bodun veya millet, birlikte
yaşama arzusu gösteren,
siyasî bir teşkilâtlanmaya sahip hür ve
müstakil topluluktur. Ortak
hedef ve gayeleri olan insanlar, elbette aynı tarih,
kültür ve yaşayışa
sahip olurlarsa, bir ve beraber olurlar. Milliyet duygusunun
gelişmesinde ortak değerleri benimseme ve onlara sahip
çıkma bu açıdan
önemlidir. Nazizm ve faşizm'de görülen
“üstün ırk” anlayışı veya
komünizmde ütopya olarak kalan işçi
sınıfının hâkimiyetine dayalı "proletarya
diktatörlüğü" düşüncesinde,
bütün bir milleti ve insanlığı kucaklayan ortak
değerlerin olamayacağı açıktır.
Türk tarihinde bizi komplekse
düşürecek bu tür en ufak bir örnek dahi
yoktur. Aksine Türklerde millet telâkkisi,
ayırıcı değil birleştirici
bir unsur olarak
düşünülmüştür. Meselâ Mete, Hun
devletini kurduktan
hemen sonra Çin hükümdarına
yazdığı mektupta "
Eli
ok ve yay tutan herkes Hun oldu" der. Eğer dar anlamda
kabileci bir
anlayış Türklerde olsa idi, Selçuklu
devletinin hanedanı oluşturan “Kınık”
boyunu; Osmanlıların da “Kayı”yı
devletlerine isim olarak seçmeleri gerekirdi.Aksine
Osmanlılarda millet
kavramı yalnız Türkleri kapsamıyor, devlet
içindeki tüm insanları içine
alıyordu. Atatürk'ün "Ne mutlu
Türküm diyene" sözü ve "Türkiye
Cumhuriyetini kuranlara ve burada yaşayanlara Türk denir"
tanımlaması da, bütünleştirici bir
anlayışın ifadesidir. Osmanlının bir
cihan devleti hâline geleceğini kerametiyle
önceden bildiren “Şeyh
Edebali”nin Osman Bey'e vasiyeti Türklerin ne kadar
ulvî bir anlayışa
sahip olduklarını göstermesi
açısından çok anlamlıdır;
"
Ey oğul! Beğsin, bundan sonra öfke bize
uysallık sana. Suçlamak bize, katlanmak sana.
Acizlik- yanılgı bize,
hoş görmek sana. Geçimsizlikler,
çatışmalar, uyumsuzluklar,
anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Kem göz,
şom ağız, haksız yorum bize,
bağışlama sana. Ey oğul bundan sonra
bölmek bize, bütünlemek sana."
Böyle bir örnek başka hiçbir millet ve
devlete nasip olmamıştır. Türk
devlet anlayışının temellerine inecek
olursak, Şeyh Edebali'nin
sözlerini daha iyi anlayabiliriz.

Devlet Anlayışı ve Hükümdar
Türk devlet anlayışı cihan hâkimiyetini
esas alan ilâhî kaynaklı bir
hâkimiyet esasına dayanır. Tanrı
yönetme yetki ve gücünü Türk kağanına
vermiştir. Kitabelerde bu durum; "
kutum var olduğu için, tanrı
yarlıgadığı için özüm kağan
oldu." şeklinde sık sık geçmektedir.
Tanrı, Türk'ün yeri suyu ıssız
kalmasın diye kağanlık görevini tevdi
etmektedir. Hâkimiyetin ilâhî menşeli
olduğu bu anlayış, İslâmî döneme
girildiğinde de nispeten devam etmiştir.
İslâmî dönemde de aleme
nizam
verme ülküsü "
gaza ve cihat" yoluyla
sürdürülmüştür.
Türk devlet anlayışına göre devlet
hanedanın ortak malıdır ve
sonuçlarına katlanmak şartıyla hanedan
azaları taht üzerinde hak iddia
edebilirler. Bu anlayış da Osmanlı tarihine kadar
bütün Türk devletleri
tarafından korunmuştur. Ancak batıda olduğu
gibi yönetme yetki ve
kudreti babadan oğula süren ve soy asaletine
bağlı olan bir anlayışla
açıklanamaz. Aksine Türklerde
hükümdarlık "liyakat" ile kazanılır.
"Kutadgu Bilig"de devlet yönetiminin esasları
açık bir şekilde ortaya konmuştur.
Buna göre bir kişinin kağan olabilmesi için
şu üç özelliğin tanrı tarafından
kendisine bahşedilmesi gerekir;
1- Kut,
2- Ülüg,
3- Yarlıg.
“
Kut”, doğrudan doğruya tanrının bir
kişiye devlet yönetme
güç ve yetkisini vermesidir. Zaman içerisinde
bu kavram doğrudan
doğruya devletin kendisini ifade eder olmuştur.
“Yarlıg” da
umumiyetle kut kavramı ile beraber
kullanılmıştır. Kelime anlamıyla bu
söz, tanrının emir ve
bağışlamasını ifade eder. Tanrının
devlet yönetme
yetkisini vermesi, bu görevi bahşetmesi de yeterli
değildir. Bu
özelliklerin yanı sıra kağanın iyi talih
ve kadere sahip olması yani
“ülüg”ünün de bulunması gereklidir.
Bütün bu özellikleri şahsında toplayan
kağan “
kül” yani “şan ve şöhret
sahibi” olabilir.
Kutadgu Bilig'de devlet idaresi şahıslarla sembolize
edilmektedir. Eserde “
Gündoğdu” adlı şahıs,
hâkimiyeti yani hükümdarı; vezir
“Aydoğdu”, devlet anlamında kut'u ve vezirin
oğlu “Öğdülmüş”
ise aklı temsil eder. Hükümdar devlet
yönetiminde Aydoğdu ve Öğdülmüş
tarafından frenlenir. Aslında bu şahıslar
kağana Türk töresini
hatırlatır. Çünkü Türklerde
"İl gider töre kalır" felsefesi esastır.
Devletin bekası ancak töreye bağlı olmasına
bağlıdır.
Türk töresi üç saç
ayağından oluşmaktadır;
1- Könilik,
2-
Uzluk ve,
3- Tüzlük.
“
Könilik”, adaletin karşılığı
olarak kullanılır.
Hükümdarın ve dolayısıyla devletin adil
olması, adalet dağıtması
şarttır. Kamu vicdanının sağlanması
Türk töresinin en önemli
özelliğidir.
“
Uzluk” ise akıl ve mantık demektir. Türk
töresi us yani
aklı ön plânda tutar. Zaten törenin kendisi
de Türklerin uzun geçmişi
içerisinde akıl ve irade ile şekillenen
davranış biçimlerinin kurallara
bağlanmış bir ifadesidir.
Türkçe’mizde yer alan uzlaşma da insan
ilişkilerinde veya devlet ile halk arasındaki
münasebetlerde aklı ön
plâna alarak ortak bir noktada buluşmayı
anlatır.
Könilik ve uzluk'un tamamlayıcısı durumunda
olan “Tüzlük”
ancak adalet içerisinde uzlaşmış
toplumlarda görülür. Çünkü
tüzlük,
eşitlik içerisinde sağlanan nizam demektir.
Türk toplum ve devlet
anlayışında insanlar hak ve
yükümlülükleri bakımından eşittir.
“Düzen” ve “tüzük” sözlerinin
içerisinde aslında bu kavram vardır. Asayiş ve
düzen ancak, törenin gereği olan
"tüzlük" ile sağlanır.
Eşitlik sözü bazı dış ideolojik
akımlarda sınıf çatışmaları ve
yöneten-
yönetilen ya da ezen-ezilen ikilikleri üzerine kurulmuştur.Halbuki Türk
devlet anlayışı ve toplum yapılanması bu
ikiliklere yabancıdır. Türk
devleti sadece kendi milleti için değil,
hâkimiyetine aldığı başka
milletler için de Türk töresine uygun hareket
etmiştir. Osmanlı
Devleti'nin bugün üç kıt'aya
yayılmış, üzerinde 35 devletin kurulduğu
büyük bir coğrafyayı ve değişik
milletleri barış içerisinde, 600 yılı
aşan bir süre bir arada tutmasının
özünde bu gerçek yatar.
Her şeyden evvel Türklerde kan asaletine dayanan
asillik, aralarında
uçurumlar bulunan kast veya sınıflar yoktur.
Türklerde millet devletin
devlet de milletin hizmetindedir. Soy asaletinin yerine “
liyakat”
esas alınmıştır. Meselâ Oğuz
töresine göre 24 Oğuz boyu aynı atanın
soyundan gelir. Dolayısıyla bir boyun ötekinden
asil olması mümkün
değildir. Ancak Oğuz töresi ile belirlenen ve
temelde liyakatını ispat
etmiş olan boylar, Oğuz yaşayışında
ve teşkilâtında
sivrilebilmişlerdir. Aksi olsaydı, Oğuz'un en
büyük oğlu olan ve
Osmanlı devletini kuran Kayı'dan başka bir boyun
devlet kuramaması
gerekirdi. Halbuki Oğuz
teşkilât yapısında en küçük yani
24. boy olan
Kınıklar Selçuklu Devletini
kurmuşlardır.
Nasıl ki Türk devletiyle milleti arasındaki
münasebetler, könilik,
uzluk ve tüzlük gibi üç temel unsura
dayanan Töre ile tespit edilmişse,
Eski Türk toplumunda boylar arasındaki
münasebetler de
1- Ongun,
2- Orun ve,
3- Ülüş.
gibi yine töreye
dayanan üç temel kavram ile tanzim edilmiştir.
Türk sosyal hayatındaki nizam aslında devlet
anlayışına olduğu gibi
aksetmektedir. Dolayısıyla bir boyun
içtimaî hayattaki yeri aynı
zamanda onun devlet içerisindeki hatta askerî
teşkilâttaki mevkiini de
belirler. Çünkü yukarıda izah etmeye
çalıştığımız gibi, devlet, millet
ve ordu Türklerde iç içe girmiş
unsurlardır.
Hunlardan Osmanlılara uzanan büyük tarihi
çizgide, “Oğuzlar”,
bizim de içerisinde bulunduğumuz, Batı Türklüğünün
ana gövdesini
oluşturmaktadır. 24 Oğuz boyundan ibaret Oğuz
içtimaî teşkilâtı, Hun,
Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı devlet ve
askerî teşkilâtlanmasından
örnek alınmıştır.
Oğuznamelerde edebi biçimde ifade edilen bu
yapılanmada Oğuzlar iki ana gruba ayrılır;
1- Sağ kolda bulunan ve hâkim olan
“Boz-oklar” (Gün, Ay ve Yıldız),
2- Sol kolda bulunan ve tâbi olan
“Üç-oklar” (Kök, Dağ ve Deniz).
Dede Korkut Oğuzlarında “
İç-oğuz” (Üç-ok) ve
“Dış-oğuz” (Boz-ok) biçiminde
anılan bu ikili teşkilât Hunlarda
“Kuzey-Güney”, Göktürklerde “Doğu
– Batı” şeklinde
yaşatılmıştır. Selçuklu ve
Osmanlılarda ise “sağ ve sol Beylerbeyiliği”, “Anadolu
ve Rumeli kazaskerliği” vb. biçimde ifade
edilmiştir. Bu ikili yapının içerisinde yer alan
üç kol ve bu kollara ait dörder oğul,
“24'lü sistemi” tamamlarlar. Hunlardan Osmanlılara
kadar, özellikle askerî yapılanmada bu 24'lü sistem
az çok muhafaza edilmiştir.
Oğuz teşkilât yapısında her boyun
mevkii, sahip olduğu ongun, orun ve ülüş ile
belirlenir. Meselâ Günhan oğullarının “
ongun”u,
yani onların sembolü şahindir. Ayrıca 24
boyun her birine ait bir
damgası bulunmaktadır. Teşkilât
düzeninde her boyun nerede oturacağı
yani “orun”u da tespit edilmiştir.
Büyük oğulu ve hâkimiyeti
temsil eden Boz-oklar toyda veya divanda sağ tarafta yer
alırken, küçük
oğul durumundaki Üç-oklar solda bulunurlar.
Boylar teşkilât içinde
sahip oldukları mevkiye göre, bir toy esnasında
kesilen bir koyunun
neresinin kendi hisselerine düşeceğini
(“ülüş”) dahi
bilmektedirler. Hâkimiyeti elinde bulunduran kağan,
koyunun baş kısmını
kendi hissesi olarak ayırırken, en büyük boy
olan Kayılar, koyunun "sağ karı
yağrın"ını
alır. İlk bakışta katı bir kural gibi
görülen bu teşrifat, protokol
kuralları, aslında tamamen "liyakat"a dayanan
bir uzlaşmanın sonucunda
doğmuştur. Fatih Kanunnamesinde dahi, Osmanlılarda
uygulanacak teşrifat
kuralları, Oğuzlarda olduğu gibi kesin
çizgilerle tespit edilmiştir.
Dede Korkut hikâyelerinde boyların veya beylerin
teşkilât içerisindeki
yerlerinin nasıl tespit edildiği sarih bir şekilde
açıklanmaktadır. Bir
Oğuz kahramanın Oğuz beylerinin omuzlarına
basa basa ön tarafa geçmeye
çalışması üzerine ona; “
Mere sen kan mı döktün, baş mı kestin,
aç mı doyurdun, yalınçak mı
donattın”
ki öne geçersin diye ikaz edilir. Bu ifadede bey
olmanın veya
protokolde yer almanın nelere bağlı olduğu
güzel bir şekilde ifade
edilir.

Askerî ve İdarî Yapı
Türk devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde etkili
olan diğer bir unsur,
hiç şüphesiz askerî
teşkilâtlanmadır. Tarih boyunca Türk ordusu
diğer
millet ve devletlerin gıpta ettiği,
öykündüğü bir ordu olmuştur. Türk
askeri düşmana korku, dostuna ise büyük bir
güven vermiştir. Türk
ordusu hem teşkilâtlanma hem de savaş düzeni
açısından kendine has
özelliklere sahip olmuştur.
Türkler askerlik alanında birçok kavim ve
devleti etkilemiş, savaş
gereçleri, giyim kuşam ve askerî nizam gibi
konularda pek çok
yenilikler getirmişlerdir. Atı bir savaş
aracı olarak da ilk kez
kullanan Türkler, bu sayede büyük bir hız ve
manevra kabiliyeti elde
etmişler, kısa zamanda geniş coğrafyalara
hâkim olmayı
başarabilmişlerdir. Türk silâhları da
ordunun hareket kabiliyetine
uygun olarak hafif ve etkili silâhlardan
oluşmuştur. Özellikle Türk
okları, kılıçları ve
zırhları hafif fakat etkili vasıflarıyla, Türk
askerînin vazgeçilmez silâhları
olmuştur. Türkler, at üzerinde hareket
hâlindeyken bile bu silahları büyük bir
ustalıkla kullanabilmişlerdir.

Saka
Türk Savaşçıları
Türk silâhları çeşit ve nitelik
bakımından, zaman içerisinde gelişip
çoğalmış, ancak askerî
teşkilât ve savaş taktiği, temel özelliklerini,
bütün Türk devletlerinde muhafaza etmiştir.
Merkez, sağ ve sol
kollardan oluşan ordu, savaş düzeninde kendine has
taktiklere
başvurarak, kendinden çok daha büyük
orduları dahi bozguna uğratmayı
bilmiştir. Düşmanın imhası ile kesin
sonuç alınan bu savaş taktiği "
bozkır taktiği", "turan taktiği" ve
"bozkurt taktiği"
gibi çeşitli adlarla tarihe geçmiştir.
Sahte ricat ile düşman ordusunu
merkezden uzaklaştırıp, pusuya
düşürmeyi esas alan bu taktikte, sağ ve
sol kollar düşman ordusunu bir hilâl
içerisine alarak, imha eder. Bu
taktik İslâm öncesinde olduğu gibi,
İslâmî dönemde de başarıyla
uygulanmıştır. Dandanakan Savaşında,
Malazgirt Meydan Muharebesinde,
Miryakefalon'da, Mohaç'ta ve hatta Başkomutanlık
Meydan Muharebesi'nde
bu taktik başarıyla tatbik edilmiştir. Türk
devletlerinin kuruluşu ya
da kurtuluşunda bu savaşların bir dönüm
noktası olduğu gözden uzak
tutulmamalıdır.
Yukarıda belirtildiği üzere Türk
devletlerinde belirli devlet ve
askerlik düzeninin pek fazla değişmediği
görülür. Bir devlet
yıkıldıktan sonra yerine kurulan devlet hemen
hemen aynı teşkilâtı
devam ettirmiştir. Çünkü Türklerde
halk ile ordu düzeni aynı idi.
Özellikle barış zamanında sivil ve
askerî diye bir ayırım
yapılmamaktaydı. Bu sebepten ünlü kültür
tarihçimiz “
Bahaeddin Ögel” haklı olarak Türklerde
"halk ordu, ordu da halktır"
demiştir. Dolayısıyla aynı halka, yani
aynı kültür ve geleneğe dayanan
yeni Türk devletinde teşkilât özelliklerinin
devam etmesi tabiîdir.
Bütün Türk devletlerinde ordu, halk ile iç
içe girmiştir. Bir bölgeye
sefer yapılacağı zaman sadece eli silâh
tutan kişiler değil, onların
aileleri de sefere iştirak ederlerdi. Bu sebeple
Göktürkler,
kitabelerde yazdığı şekliyle, fethedecekleri
topraklara "süleyip konarlardı". Yani sadece
"sü" (asker) göndermekle kalmazlar, bunun
yanında halkı o bölgeye "iskân" ederlerdi.
Türk fetihlerinin kalıcı olması ve fethedilen
bölgelerin "Türkleşmesi" bu şekilde
gerçekleşirdi. Yurt tutmayı amaçlayan
"sülemek" ve "kondurmak" siyaseti
İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir.
"Gaza ve cihat"
aşkıyla XI. yüzyıldan itibaren Azerbaycan,
Suriye ve Anadolu'ya giren
Türkler, kendinden önceki bazı kavimler gibi, bu
bölgeleri işgal ve
istilâ edip geri çekilmemişler, aksine
kendileri için yeni bir yurt
olduğu şuuruyla, girdikleri toprakları mamur
hâle getirmeyi
hedeflemişlerdir. Çadırlarıyla,
arabalarıyla, çifti-çubuğuyla bütün bir
millet, Anadolu'ya yerleşmiş, buraya kendi
kültürünün damgasını
vurmuştur. Fethedilen bölgelerde uygulanan toprak
sistemi, askerî
olduğu kadar, idarî ve sosyal bakımlardan da
devlet ve milletin
gelişip, güçlenmesine imkân
sağlamıştır.
Türklerin İslâmî dönemde de
büyük ve kalıcı imparatorluklar
oluşturabilmesinde uygulanan toprak sisteminin
büyük önemi vardır.
Selçuklu ve Osmanlı toprak sisteminin genel
özelliklerini ortaya
koymak, bu devletlerin sosyal, idarî ve askerî
yapısındaki değişme ve
gelişmeleri takip edebilmemiz açısından da
oldukça önemlidir.
Selçuklularda miri toprakların "
ikta"
yoluyla hizmet ehline verilmesi, İslâm devletlerinde
görülen bir
uygulama olmakla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi,
Türklerin
yaşayış ve teşkilâtı göz
önüne alındığında bu sistemde
İslâm öncesi
uygulamaların izleri de görülebilir.
Konargöçer Türk yaşayışında
belirli yaylak ve kışlaklarda "
yurt" tutan halk, Selçuklularda ve Osmanlılarda
görülen "ikta", "tımar" veya
"yurtluk-ocaklık"
sistemine pek de yabancı değildir. Bu uygulamalar
arasındaki farklar
ise daha çok sosyal yaşantıdaki
değişme ve gelişmelerle izah
edilebilir. Selçuklu "ikta" sisteminde
hizmetleri karşılığında
askerî ve sivil görevlilere verilen topraklar
oldukça büyük iken,
feodal yapıyı kırmaya çalışan
Osmanlılar "dirlik"leri küçük tutarak
merkezi yapıyı kuvvetlendirmişlerdir.
Askerî sistemde de benzer değişiklikler, sosyal
ve idarî yapının gelişmesiyle izlenebilir.
“Haşer-kaşer” sisteminden
“yaya-müsellem”e geçiş,
yaya-müsellemden "kapıkulu" ve “timarlı
sipahi”ye geçiş aslında bu açıdan ele
alınmalıdır.
Selçuklular, hizmetleri karşılığı
belirli toprakların gelirlerini alan
ikta sahibi askerlerin yetersiz kaldığı
hâllerde, taşrada oturan veya
konargöçer yaşayan kimseler arasından
askerlik hizmeti için
yararlanmışlardır. Kimine göre "
haşer-kaşer" denilen ve sultanın hassa
askerî sayılan bu zümre, "ulufe"
alan maaşlı askerlerdir. Ancak bunların
bütün zamanlarını askerliğe
ayırmamaları, onları profesyonel askerlerden
ayırır. "Haşer ve kaşer"ler,
taşrada tarım ve hayvancılıkla
uğraşmakta, ancak savaş zamanı seferlere
katılmaktadır. Dolayısıyla, profesyonel
olmayan bu sınıf, sefere
gitmedikleri zaman, "elli başı" veya
"bölükbaşı" denilen görevliler
tarafından belirli bir süre eğitilmektedir. Neticede
"haşer-kaşer", her ne kadar sultanın hassa birliği
olarak taltif edilmişlerse de, hizmetleri açısından
"gönüllü asker" sayılmalıdır.
Anadolu Beylikleri döneminde, hükümdarın
atlı-yaya kuvvetleri, beylerin
sahip oldukları ikta dolayısıyla beslemek zorunda
oldukları askerler,
dirlik sahibi sipahlar ve "
çerik" denilen aşiret kuvvetleri, orduyu
oluşturan belli başlı unsurlardı. Savaş
zamanında "gönüllü" adı ile
birtakım kuvvetler de orduya katılmaktaydı ki, bunlar
Anadolu Selçuklularındaki
"haşer-kaşer"lerle
aynı statüye sahipti. Zaman içerisinde
çerik denilen aşiret kuvvetleri
ve haşer kaşer denilen gönüllüler
askerî sistem içerisinde güç
kazanmışlardır. Osmanlı Devletinin
kuruluşunda "yaya-müsellem" adıyla daha da
gelişen sistem, bu açıdan köklerini
Selçuklular ve beyliklerden alır.
Osmanlı Devletinin kurucusu "
Osman Bey", Bizans'a ucunda
giriştiği gaza ve cihatlarda, fetih sonrası
tımar tevcih edeceği
Türkmen kuvvetleri ile Anadolu Selçuklularında
haşer kaşer diye bilinen
çift çubuk sahipleri ve ahi gençleri
(feteyan) gibi
gönüllülerden faydalanmıştır.
Söğüt, Bilecik, Karacahisar, Eskişehir
civarındaki köy ve çiftliklerde tarım ve
hayvancılıkla uğraşan kır
kesimi yoğun biçimde savaşlarda ve fetihlerde
rol almıştır. Dolayısıyla
bunlar bir nev'i hükümdarın hassa ordusu
görevini görmüş ve bu
görevleri karşılığında ise belirli
gelirlere sahip olmuşlardır. Orhan
Bey zamanında fetihlerin artması, idarî,
malî ve askerî düzenlemeleri
zorunlu hale getirmiştir. Savaş zamanında Orhan
Bey'in yanında yer alan
bu gönüllü gençler, o sırada vezir
olan “Alaaddin Paşa”nın önerisiyle tanzim
edilir. Sivillerden ayrılabilmesi için, bunlar
başlarına "ak börk" giyerler. Fetihlerden sonra
tımar alanlar ise "kırmızı börk"
giymeye başlarlar.
Köylü çiftçi gönüllülerin
ve Türkmen kuvvetlerinin sürekli askerliğe
geçişleri için, onların
gönüllü olmaktan çıkarılması ve
verdikleri
hizmete karşılık belirli vergilerden muaf tutulmaları
gerekli idi. “
Çandarlı Halil Paşa”, kendilerine
"çiftlik"
verilmeleri karşılığında, bu grubu
düzenli asker statüsüne sokmayı
başarmıştır. Nitekim bu düzenlemeden
sonra pek çok kişi "yaya" yazılmak üzere
başvurmuştur. “İdris-i Bitlisi”ye
göre yayalar 10, 100 ve 1000 kişiye göre tanzim
edilip, başlarına bir
görevli getirilmiştir. Yayalar piyade olarak,
müsellemler ise atlı
olarak hizmet görmüşlerdir.
Çiftlik gelirlerinin büyüklüğüne
göre yayanın dışında, umumiyetle kendi
ailesinden olan "
yamak"
beslemek yolu ile sefere eşmişlerdir. Batı Anadolu
ve Rumeli'nin
fethinde önemli roller oynayan yaya ve müsellemler
zaman içerisinde
önemlerini kaybedeceklerdir. Çünkü
çiftini çubuğunu bırakarak, uzun
seferlere çıkmak, hem kendileri için hem de
devletin fetih siyaseti
için uygun düşmemektedir. Nitekim
padişahın hassa ordusu içerisinde
müsellemlerin yerini "sipah" zümresi,
yayaların yerini ise "azab"
zümresi alarak, kapıkulu askerlerinin temeli
atılacaktır. Bu zümrelerin
güçlenmesi yaya ve müsellemlerin fonksiyonlarını
ikinci plâna atmış,
Osmanlı devletinin fetih amaçlı
savaşlarında, belirleyici bir unsur
olma özelliklerini kaybetmelerine yol
açmıştır.
Görüldüğü gibi, Selçuklu
devrinden, Osmanlı kuruluş dönemine kadar,
Anadolu ve Rumeli'nin Türkleşmesinde
gönüllü diyebileceğimiz "
haşer-kaşer" veya
"yaya-müsellem"ler, Göktürklerdeki
"sülemek-kondurmak"
siyasetini, bu devirlerde de uygulamışlardır.
Osmanlı Devleti'nin bir
cihan imparatorluğu hâline geldiği yıllarda
ise, Selçuklu "ikta"sının daha
gelişmiş şekli olan "dirlik"
(tımar) uygulaması ön plâna
çıkacaktır. Savaş ve fetihlerde yararlık
gösteren sipahilere, belirli toprakların gelirinin
verilmesini esas
alan "dirlik"ler, XVII. yüzyıla kadar,
Osmanlı idarî, mali ve askerî yapısının
temelini oluşturmuştur.
Dirlikler, liyakat ve görev esasına göre
üç kısma ayrılırdı.
1- 20 bin akçaya kadar olan vergi gelirleri
"tımar",
2- 100 bin akçaya kadar ki gelirler "zeamet" ve,
3- 100 binden fazlası ise "has" adıyla
kaydedilirdi.
Dirlik sahipleri umumiyetle her 5 bin akça
için bir "cebelü", yani donanımlı asker
beslemek ve savaş zamanı onlarla birlikte sefere
"eşmek"
zorundaydı. Fethedilen topraklar
büyüdükçe, yeni tımar tevcihleri
yapılarak, asker sayısı hızla artıyor ve
böylece, hem askerî hem malî
hem de idarî açıdan Osmanlı devleti
güçleniyordu. Osmanlı ülkesinin
büyük bir bölümü tımar sistemi
içinde yer aldığından, idarî
yapının
esasında da toprak tasarruf şekilleri belirleyici unsur
olmuştur.
Osmanlı Devleti esas olarak güçlü bir
merkezi yapıya sahip olmakla
birlikte, yerinde yönetim güzel bir şekilde
uygulanmıştır. Tabandan
tavana yükselen bir piramit oluşturan taşra
teşkilâtında köylerden
eyaletlere uzanan bir idarî bütünlük
görülür. Aynı zamanda müstakil
vergi birimleri olan mezra ve köyler bir araya gelerek
"nahiye"yi, nahiyeler "kaza"yı, kazalar ise
"sancak"ı
oluşturur. Sancaklar ise "beylerbeylik" veya
"eyalet" denilen üst idarî
yapılara bağlanır. Başlangıçta
sadece askerî görevli olarak görülen
fakat daha sonra hem askerî hem de idarî
açıdan görevler üstlenen
dirlik sahipleri, bu idarî ünitelerin
yöneticileridir. Timar sistemine
göre "ehl-i seyf" (askerî kesim) umumiyetle
nahiye ve kazalarda "sübaşı", sancaklarda
"sancak beyi" ve eyaletlerde "beylerbeyi" adıyla
liyakat ve vazifelerine göre "dirlik" alırlar.
“
Ehl-i ilm” (ilim sahibi) olanlar ise kaza ve sancak
merkezlerinde "kadılık"
görevini üstlenirler. Anadolu ve Rumeli
kadılıklarına bağlı olan
kadılar, Osmanlı hukukunu bulundukları
bölgede uygulamakla yükümlü en
üst sivil görevlilerdir. Onlar da rütbe ve
derecelerine göre “yevmiye” alırlar.
Burada Osmanlı askerî ve idarî
yapısının tamamı değil sadece bir
bölümü
ele alınmıştır. Çünkü
Osmanlı Devleti'nin bir cihan devleti hâline
gelmesinde bu sistem hayatî bir rol
oynamıştır. XVI. yüzyıldan sonra
fetihlerin durması, dirlik sisteminin bozulmaya
başlaması, devleti
sarsmaya başlar. Buna rağmen Osmanlı Devleti
üç yüzyıl daha iyi kötü
varlığını devam ettirir. Şüphesiz
devleti uzun müddet ayakta tutmaya
yeten gücün ardında, köklü Türk
kültürü ve devlet anlayışı yatar.
Osmanlı Devleti, uzun müddet Türk töresini ve
anlayışını, çağının
şartlarına uygun olarak geliştirerek
korumasını bilmiştir. Bu
anlayıştan uzaklaşılması ve
kurtuluş çarelerinin yanlış yerlerde
aranması devletin sonu olmuştur.
Saka - İskit Türk Devleti (Vikipedia
sözlükten)
Doğu kaynaklarında “
Saka”, Batı kaynaklarında
“İskit” olarak bilinen bu devlet, Avrasya'da
kurulmuş ilk Türk devletidir.
Sakaların yaşadıkları coğrafi
sahanın özelliğine göre yerleşik veya
konar-göçer halde yaşadıkları bilinmektedir.
Baykal gölünden Tuna nehri
boylarına kadar uzanan geniş coğrafyada M.Ö.VII - II. yy.'a kadar geçen
uzun bir dönemde siyasi ve kültürel
varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Genellikle konar göçer halde
ve hayvancılıkla meşgul olan Sakalar çadır
şekline getirilmiş arabalar içinde
yaşamışlar, Kırım ve Azak Denizi
gibi yerleşmeye elverişli yerlerde de ziraat ve
ticaretle meşgul
olmuşlardır.
Sakaların siyasi hayatına dair bilinenler, komşu
veya siyasi ilişki
kurmuş oldukları ilk çağ devletlerine ait
bilgilere dayanmaktadır.
Sakaların Ön Asya seferi onları Anadolu'ya kadar
getirmiş. İran ile
olan mücadeleleri (İran hükümdarı Kurus
ve Daryüs'ün seferleri) ile
Büyük İskender'in İran seferi ile ilgili
olarak Sakalardan söz
edilmektedir. Sakaların Ön Asya seferini yapan
hükümdarın adı Grek
tarihçisi Heredot'a göre “
Midias”, Şehname'ye göre “Afrasyap”,
Türk efsanelerine göre ise “Alp Er Tunga” olarak
bilinmektedir.
Sakalar'ın, hayat tarzı yönüyle İslam
öncesi Türklerin giyim-kuşam,
madenleri kullanımdaki başarıları ve
özellikle de at koşumları vb.
etnografik eserleri yönüyle Türk Milli
kültürünün ilk temsilcileri
olduğu söylenebilir. Saka (İskit)ların
yaşadıkları coğrafyada yapılacak
olan arkeolojik kazılar ve burada ortaya çıkacak
eserler bu devletin
Türk kültür ve siyasi hayatındaki yerini
ortaya koyacaktır.

TÜRK:
Turki halkların coğrafi dağılımı
Türk, Türk Dil Kurumu'na göre ;
Dünyanın çeşitli bölgelerinde
yaşayan,
Turki diller konuşan ve bir Turki halk'ın mensubu olan
kimseye verilen
isimdir. Birçok boyu olmakla birlikte dilleri hep
aynıdır. Kıpçaklar,
Oğuzlar, Karluklar, Türgişler, Basmıllar,
Eski Uygurlar eski Türk
kollarıdır. Türk olan 200 milyon kişi
olduğu zannedilmektedir.
Şu anki Türklerin müstakil olarak 6 devleti
vardır: Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan,
Özbekistan, KKTC, Azerbaycan. Bunun dışında
özerk yerler vardır. Bunlardan en iç işlerine karışılmayan
özerk Türk cumhuriyeti Tataristan'dır.
Türk kelimesi yazılı olarak ilk defa M.Ö 1328
yılında Çin tarihinde “
Tu-Kiu” şeklinde görülmektedir.
1- Türk Sözcüğünün
Anlamı
Türk sözünün cins ismi olarak
güç-kuvvet (sıfat hâli ile:
güçlü-kuvvetli) manasında olduğu bir
Türkçe vesikadan anlaşılmıştır.
Buradaki Türk kelimesinin millet adı olan Türk
sözü ile aynı olduğu "Albert von Le Coq"
tarafından ileri sürülmüş ve bu,
Gök-Türk kitabelerinin çözücüsü "Vilhelm
Thomsen" tarafından da kabul edilmiş (1922), daha sonra
aynı konu "Nemeth"n incelemeleri ile tamamen ispat
edilmiştir.
1.1- Tue'kue, Török, Türküt
"Türk" sözcüğünün
geçmişi hakkında farklı tezler vardır:
Bir teze göre Türk kelimesi Çince
"Tue'kue"den
kaynaklanmıştır. 3000 yıllık Çin
yazılarında anlatılan ve Çinlere komşu
olarak ülkeler kurmuş olan Tue'kue halkı,
bazı diğer bugün sadece Çince
adlarını tanıdığımız halklar
ile birlikte (Hiung-nu, Yüan yüan, Vu sun,
I-li vs.) bazı bilim adamlarınca Prototürkler
olarak da adlandırılırlar. Ama
"Tue'kue"'nün Türk kelimesinin
Çinceleştirilmiş şekli olduğu kanaatini
henüz her bilimci paylaşmaz.
Başka bir teze göre, eski Türklerin hukuk
anlayışı sıfatında olan "Töre"den
kaynaklanmıştır. Töre sahibi olan boylara
"Török" veya "Törük" adı
verilmiştir ve bundan Türk oluşmuştur.
Diğer bir teze göre, "Turuk" adlı, eski
bir boyun adı zamanla değişip "Türk"
olmuştur:
Dil 1'nci Adım 2'nci Adım 3'ncü Adım
Ogurca: Turuk Turkut Turk
Oğuzca: Türük Türküt Türk
Tatarca: Török Törköt Törk
1.2-
"Kök Türk"
Türk ismine bugün ki
tanıdığımız şeklinde "Türk"
olarak ilk kez 6'ncı yüzyıldan kalan, eski
Türk yazıtlarında
karşılaşıyoruz. Bu yazıtlarda
Göktürk Devleti halkının adı olarak
kullanılıyor. Türk- kelimesinin kökü
henüz tam olarak belirlenmiş
değil. Bugün ki bilimde "kök türk"
(eski Türkçe: "mavi türkler") 552
yılından itibaren kullanılıyor. Ama bundan
öncede "Türk" Orta Asya bozkırlarında
yaşayan ve Türkçe konuşan halkların toplu
adı olmuş olması gerekir.
2- Türk Tarihi
Orta Asya'da Türk ırkı, M.Ö 4000'li
yıllara doğru derinleşen bir tarih
öncesinden başlayıp M.S.1000 yıllarında
Anadolu kapılarına gelinceye
kadar geçen uzun süre içinde verimli sosyal,
politik, askeri ve
ekonomik tecrübelerin, hamlelerin ve
başarıların sahibi olmuştur.
"
Sümerler",
Türkler'in en eski atalarıdır. (M.Ö.3500)
Zamanımızdan 5500 yıl önce
meydana gelmiş olan bu medeniyet, Mısır
medeniyetinden de eskidir.
Türkler daha önceleri Orta Asya'da toplu halde ve
devlet halinde
yaşıyorlardı; Önce "Tourkiler",
"Elamlar", "Turukkular", "Urarlar" gelir.
Arkasından "Pelasklar" (PEL-SAKALAR),
"Tirhenler" (TURHANLAR), "Etrüskler"
(TUR-SAKALAR), "İskitler" gelir.
Bazı tarihçiler bunların yabancı
kaynaklardaki adlarına bakarak "
TÜRK" adına benzetemediklerinden Türk
saymazlar. Ancak İskitler (Saka Türkleri'nin bir boyu)
hakanı Afrasyab'ın "Alp Er Tunga" olduğu
artık herkesçe kabul edilmektedir. (M.Ö.600'ler)
Bu devletlerin tarihi de M.Ö. 2500 yıllarından
başlar.
1. 1995 yılında Altay Dağları eteklerinde
3000 yıllık bir erkekle atının mumyaları
bulunmuş, adamın İSKİT
savaşçısı olduğu tesbit edilmiştir... Bu
olay Orta Asya Türkleri'nin tarihini M.Ö.1000'li yıllara
götürmüştür.
2. Yakut dediğimiz Sibirya Türkleri de,
kendilerine "Soho" (SOKO) derler
Ünlü Alman Sinologu “
Wolfram Eberhard” :
Çin'in ilk sülâlesi olan "Shang
Sülâlesi" dönemindeki kültürde bazı
şeyler henüz eksikti... Bu eksikler "Chou
Sülâlesi" zamanında tamamlandı."
-Choular batıda Shensi bölgesinin orta
kısmında küçük bir devlet
kurmuşlardı... M.Ö. 11. yüzyılın
başında diğer TÜRK
-M.Ö. 1050 yılında (Choular)'ın
Savaşçı KRAL lâkabı taşıyan
başbuğu " kavimlerin baskısı ile
Çular Doğu Shensi'ye itildiler.
WU-WANG", doğuya yöneldi. Shang
hükümdarını yakalayıp öldürdü...
Böylece Çu (Chou) Sülâlesi kuruldu.
Bölgede hâlâ varlığını Yakut
olarak sürdürürken kendine "SOHO" diyen Sakalar
Çinliler'in "CHOU" dediği boydur.
3. Yakutlar ve Çuvaşlar, diğer
TÜRK boyları ile ilgisi kesilmiş, İSLAMİYET ile
tanışmamış, ücra köşelerde
kalmış TÜRK
boylarıdır... Dilleri en eski TÜRKÇE’nin
izlerini taşır.

Avarlar Balkanlarda..
2.1- Türklerin Anayurdu
Türklerin
yaşadıkları bilinen ilk yerler, Sibirya
Ormanları'dır. Binlerce yıl bu bölgede tabiat
şartlarının en çetiniyle mücadele ettikten
sonra yer değiştirmişlerdir.
Türkler M.Ö. 220 yılında "
Teoman Yabgu" ile tarihin aydınlık bölgesine
girmiş ve Büyük Türk Hakanlığının
temelini atmıştır.
M.Ö. 330 - 327 arasında "
Makedonyalı İskender"
kumandasındaki Yunanlıların
saldırıları sonucu o zaman nüfusları az
olmaları ve İskender’in
kıyıcılığı karşısında
Türkistan halkının çoğu
doğuya, Çin sınırlarına doğru
kaçıştılar.
2.2- Orta Asya Türkleri
2.2.1- Çin Kaynakları
Çinliler, imparatorları "Şi Huangdi"
(M.Ö. 247 - M.Ö 210) zamanında, Hunlara ve diğer
bazı kavimlere karşı "Çin Seddi"ni
inşa ettiler. (Bu kişi
Çin’in ilk imparatorudur. Çin’de ilk merkezi
bürokratik devlet düzeni kurandır. Onun
kurduğu sistem, sülâleler
değişmesine rağmen günümüze kadar
yaşamıştır). Gerek
yazılı antlaşma,
gerekse Çin Seddi’nin yapılışı,
Hunların tarih sahnesine
çıkışlarının
daha eski olduğunu gösterir.


Ç İ N S E D D İ
Tarihçiler, Çin
kayıtlarına dayanarak, Altay Dağlarını
Türkler'in
anayurdu kabul ederken Etnologlar İç Asya'nın
kuzey bölgelerini,
Antropologlar Kırgız Bozkırı ile Tanrı
Dağları arasını, Sanat
Tarihçileri kuzey-batı Asya sahasını veya
Baykal Gölü'nün
güney-batısını göstermişler;
bazı dil araştırıcıları da Altaylar'ın
veya Kingan silsilesinin doğu ve batısını
Türk anayurdu olması
gerektiğini düşünmüşlerdir.
Dil araştırmaları bu sahanın Altay-Ural
dağları arası ile Hazar
Denizi'nin kuzey ve kuzey-doğu bozkırlarının
Türk anayurdu olarak
tespitine imkan vermektedir. Kuzey
Altaylar'ın hemen batısında
(Minusinsk bölgesi) ortaya çıkarılan "
Afanasyevo" (M.Ö. 2500 - 1700) ve "Andronovo"
(M.Ö. 1700-M.Ö 1200) kültürlerinden bilhassa
ikincisinin temsilcileri olan ırk, savaşçı
Türk ırkının prototipi idi.
2.2.2- Çular
Çin kaynaklarında "Çular" (Choular),
Tik'ler'in bir bölümü olarak gösterilirler.
Çular Çin'e Türkistan'dan
gelmişler, M.Ö. 1116 – 247 yılları
arasında Çin'i yönetmişlerdir.
Bunlar Çin'e yeni bir yönetim sistemi ve yeni
inançlar getirmişlerdir.
("Tik", Türk sözcüğünün
adının Çin dilindeki eski yazılış
biçimi).
M.Ö. 1200 yıllarından M.Ö 247
yıllarına değin egemenlik süren "
Çu Devleti" tarihte adı bilinen ilk Türk
Devletidir. Çu Devleti'nin adı Türkoloji
kitaplarında "Chou", "Tcheou", "Cov"
olarak da geçer. Çu Devleti bir boylar birliği
idi. Çu hanedanının
yönetimi altındaki bu devlet, Kuzey Çin'de
(Ordos bozkırı ile onun
güneyinde uzanan Şen-si ve Kansu bölgeleri)
bulunmaktaydı. Çu Devleti,
Kuzey Çin'de yaklaşık olarak 800 yıl
egemenlik sürmüştür. Çu (Chou)
Hanedanı, uzun süre bir Çin sülâlesi
sanıldı. Bu yüzden eski tarih ve
Türkoloji kitaplarında, Çu Devleti'nin bir
Çin devleti olduğu
belirtilir. Fakat yapılan araştırmalar, Çu
Sülâlesi'nin bir Çin
sülâlesi olmadığını ortaya
koymuştur. Çular'ın Türk ırkından bir
kavim
oldukları çeşitli Türkolog ve tarih
bilginlerinin araştırmaları ile
birçok kanıtla desteklenerek ortaya konmuştur.
3- Tarihöncesi ve Arkeoloji
Semavî dinlerde, insanlığın ikinci
atası olarak "
Nuh Peygamber"in
adı geçer. Buna göre Tanrının tufan
ile inançsızları cezalandırması
sonucu, yeryüzünde yalnız Nuh ve ona inananlar
kalmıştır. Kutsal
kitaplarda Nuh’un oğulları "Sâm",
"Hâm" ve "Yafes" insanoğlunun ataları
olarak sivrilmişlerdir.
Yeryüzündeki ırkların Nuh’un
oğullarından türediği fikri hâkimdir ve
ırklar bu üç isim etrafında tasnif edilmeye
çalışılmıştır. Tevrat’ta
Nuh’un bu üç oğlundan türeyen
ırklar ayrıntılı olarak
açıklanmıştır.
Buna göre, Yafes’ten "
beyaz ırk", Sam’dan Araplar ve İbraniler dahil olmak üzere "Sami ırkı"
ve Ham’dan "Kuzey Afrikalılar"
türemiştir. Bu bilgiler, diğer semavî
dinlerde de etkili olmuştur.
Türklerin Yafes soyuna dayandığına dair
Tevrat’ta yer alan semit
jeneolojisi, Türk düşünce hayatında da
yer edinmiştir.


Arkeolojik bulgular sadece, "Orhun ve Yenisey
Yazıtları"ndan
ibaret değildir. Yüzlerce bin yıl geriye
doğru, Orta Asya Türk Boyları
atalarının yeryüzünde ilk kez ateşe
egemen oldukları, yeryüzünde ilk
kez Türklerin ağaçtan, daha sonra demirden saban
yaptıkları, ele geçen
kalıntılardan anlaşılmıştır.
Çift sürmeye yarayan (boyunduruk)tan Çin
kaynaklarında çok söz edilmektedir. Tekerlek ve
araba ilk oralarda
kullanılmıştır. Daha yakın eskilerde ve
yazılı tarihten çok önce
Türklerin kurdukları şehirlerin temellerine
rastlanmıştır.
Türk ırkının çok eski tarihine,
orijindeki arkeolojik kalıntılara ve
eski Çin kaynaklarındaki çok
ayrıntılı belge ve bilgilere bakılırsa
yeryüzünde insanın ateşe egemen olduğu
M.Ö. 35.000 yıllarında bu
hakimiyeti Orta Asya
Türklerinin ilk defa gerçekleştirdiği
anlaşılmaktadır. Taş devrinde taştan
yapılmış tarım araçlarına, sonra
demir ve tahta karışımı kara-sapana, ilk
tekerlekli araçlara, arazi
sulama kanallarına ilk olarak oralarda rastlanmaktadır.
Pantolon, ceket
tarzındaki ilk giysilerin Hun'larla Avrupa'ya, yel
değirmenlerinin
Göktürklerle Mezopotamya’ya gittiği
Batı tarihlerinde yazmaktadır.
4- Türk
Uygarlığı
Geliştirilmiş büyük bir devlet
örgütü, yönetim gelenekleri, hukuk
kuralları, mükemmel bir dili, alfabesi ve
yazısı bulunan, düzenli büyük
orduya sahip olan, tarih bilincine erişmiş,
yeryüzünde ilk kez kumaş ve
kâğıt para basmış ve bu paraları
Hakan adına mühürlemiş ve de "
üstte gök çökmese, altta yer delinmese ey
Ulus senin vatanının, düzenini kim bozabilir?"
sözlerini tarih
çağının başladığı bir zamanda
taş üzerine işleyen
yerleşik düzene sahip, kentleşmiş ve
tarımda ilerlemiş bir toplumdur.
Sovyet arkeologlar, Göktürklerin Fergana Vadisini
sulayarak çeşitlik tarım yapmalarına yarayan otuz
kilometrelik "
Tötö Kanalı"nın
çok çetin bir arazide zor mühendislik
çabalarıyla gerçekleştirildiğini
ve de o çağ için büyük bir
uygarlığın kanıtı olduğunu
söylemektedirler.

Türk Kızı
4.1- Türklerin Ticari Tarihi
Tarihçiler tarafından döneminin en uygar
insanları olarak nitelenen
Uygur Türklerinden kalan eserlerde, bugünkü bono
ve poliçe niteliğinde
belgelere rastlanılır.Anadolu’da
Bizans yönetimi varken bile, Hazar
Türklerinin, Bizanslıların dış
ticaretinde etkili oldukları tarihi
kayıtlardan anlaşılmaktadır.
Göçebe olarak tanımlanan Türkler'in o
dönemde teknolojik olarak
ilerlemiş oldukları ve yerleşik düzene sahip
oldukları, şehirleştikleri
görülmektedir.
Türklerin egemenliklerinin genelde uzun süreli
olmaları, Türklerin
savaşlarının ve iktisatlarının
yağma ekonomisine dayandığı şeklindeki
düşüncenin bir yanılgı olduğunu
ortaya koymaktadır.
Göktürkler'den sonra 8'inci yüzyılda
Türgişler'e ait paralar
bulunmuştu. Ancak Göktürklere ait paralar onlardan
150-200 sene daha
önceye, 576 - 600 yıllarına ait. En önemlisi,
bu sikkelerin Türk
toplumuna dayatılan “
Türkler barbardı, Türklerin
uygarlığı yoktu, göçerlerdi” gibi Avrupa
merkezli anlayışı çürütmesi.
Göktürk sikkelerinin bulunuşu, Orhun
Yazıtları'nın bulunuşu kadar önemlidir. Yeni
bulunan Göktürk paralarında da
ay-yıldızlı figürlerin varolması
ay-yıldızın bize İslam'da Semavi
anlayıştan miras kaldığı iddiasını
çürütmektedir".
4.2- Türk Yemek Antropolojisi
Göçebelikten sonra tarım düzenine
geçildikten sonra da yiyeceklerin
kurutulmasına devam edilmiştir. Yazın bol olan
yiyecekler, kışın
tüketilmek üzere kurutulmuşlardır.
Kavrulmuş buğday, mısır, mercimek "
Kavurga" olarak adlandırılır.Et
kurusuna ve meyve kurusuna Türkler ‘kak’ derlerdi.
Bugün de Anadolu’da meyve kurusuna kak deniyor.
Türkler, 11. yüzyılda, kayısı ve
zerdaliyi yarmadan, çekirdeği ile birlikte kurutmakta ve buna
‘
küli’ derlerdi. Kuru üzüme
‘üsküc’ denirdi.
Halı üzerindeki Pars damgasıyla at,
eyer ve pantolonlu süvari resimleri
günümüze kadar bozulmadan kalabilmişlerdir.
Pars, [Kazakistan]'ın eski
başkenti Almatı'nın ve Tataristan'ın devlet
damgası olduğu gibi,
Kazakistan'da pantolona 'şalvar'
denirken, Anadolu'da giyilen şalvar tipine rastlanmaz.
Ayrıca
insanların kafatasında olup da eyere benzeyen bir
kemiğe anotomide "Türk eyeri" (sella Turcica)
dendiğini tıpla az çok ilgilenen herkesin bildiği
husustur.
Türkler koyunların yünlerinden keçeler
yapmış ve koç başlarını
da
keçelerine, kilimlerine, halılarına damga olarak
işlemişlerdir.
Türkmenistan'da her Mayıs ayının son pazar
günü '
Milli Halı Bayramı' olarak kutlanır.
4.4- Madencilik
Alma Ata'nın 50
km. Doğusunda Esik kurganında 2500
yıl öncesinden kalma
altın elbiseli genç bir Hun Türkünün
mezarı bulundu. Mezarda 4.000
kadar altın plaka vardı. Türk gencinin
altından elbisesi pantolon ve
ceket şeklindeydi. Bu eserler Türklerin maden
işleme sanatında çok
ileri olduklarını göstermektedir.
Kazak köylülerin Sibirya'da bir
mezarda 50 yıl önce buldukları, 6.
yüzyılda Orta Asya'nın Altay bölgesinde
yaşayan Türk boylarının demirci
ustalarının eliyle yapıldığı ortaya
çıkan kılıç; Rus arkeolog ve
tarihçi Aleksey Çarikov'a göre '
Bulat'
denilen çelikten yapılmıştır ve
Türk boylarının dünyanın en iyi silah
tekniğine, en iyi silah ustalarına sahip olduğunu
kanıtlamaktadır.
4.5- Türk Takvimi
Türk Takvimi'nde bir gün 12 bölüme
ayrılır, her bölüme 'Çağ' adı verilirdi.Bir çağ iki saat,
dolayısıyla bir gün de 24 saat idi. Her bir
çağ ise sekiz 'Keh'ten ibaretti.

"On İki Hayvanlı
Türk Takvimi",
12 yılın 5 katı olan 60 yıllık devreleri
ile Kök Türkler'de, Uygur
Türkleri'nde, Tuna-Bulgar Türkleri'nde,
İtil-Bulgar Türkleri'nde ve
daha önceleri de büyük ihtimalle Hun
Türkleri'nde kullanılmış olup,
Türkler arasında çok yaygın bir sistem
olmuştur. Kök Türk yazıtları,
Uygur kitap ve hukuk belgeleri, Tuna Bulgarları'nın
yazıtları, Bulgar
Hakanları Listesi bu takvimle tarihlendirilmiştir. Hatta, “Manas Destanı”ndaki bazı
olaylar bile On İki Hayvanlı Türk Takvimi ile
tarihlendirilmiştir
5- Destan ve Efsaneleri
Altay - Yakut Yaradılış Destanı →
Yaratılış Destanı (Altay)
Sakalar Dönemi
• Alp Er Tunga Destanı
• Şu Destanı
Hun Dönemi
• Oğuz Kağan Destanı
Gök Türk Dönemi
• Bozkurt Destanı
• Ergenekon Destanı
Uygur Dönemi
• Türeyiş Destanı
• Göç Destanı
Selçuklu Dönemi
• Saltukname
Tarihte Türk Devletleri
Giriş
Tarih kaynaklarının ortaya koyduğuna göre en eski
uluslar içinde
Türkler ön sırada gelmektedir. Milattan önce
beşinci ve dördüncü
yüzyılda ilk Türk boylarının ortaya
çıkması ve ilk Türk devletlerinin
kurulması Türklerin iki bin beş yüz
yıldan bu yana tarih sahnesinde var
olan bir ulus olduğunu doğrulamaktadır. Tarihin
ilk çağlarından
yirminci yüzyılın son yarısına kadar
Türkler birçok devlet kurmuştur.
İlk kurulan Türk devleti MÖ.IV.
yüzyılda ortaya çıkan "Saka-İskit
İmparatorluğu"dur. Son kurulan Türk devleti ise
"Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti"dir.
İki bin dört yüz yıl ara ile kurulan bu
devletlerin arasında kalan
sürede Türkler birçok devlet kurmuş ve
yönetmişlerdir. Bu devletler
bazen birbirinin arkasından gelmiş, bazen de beraber
yaşamışlardır.
Türklerin kurduğu devletlerin
çoğunluğu sağlam sosyal ve siyasal
kurumlara dayanmış olmalarına rağmen,
bazılarının kısa ömürlü
oluşları,
çeşitli açılardan üzerinde
önemle durulması gereken bir konudur. Bu
genel sorunun çözümünü Türk
ulusunun ana karakterinde, özelliklerinde
ve doğaldır ki kurduğu devletlerin temel
felsefelerinde, yönetim
sistemlerinde aramak gerekmektedir. Türklerin yirmi beş
yüzyıllık
tarihleri bu açılardan incelenmedikçe ve
bilimsel veriler en son
bulgularla irdelenmedikçe kesin sonuçlara
varabilmek son derece zordur.
Tarihin her döneminde bir devlet kuran Türkler,
yirminci yüzyılda "Cumhuriyet"
rejimine kavuşmuşlardır. Türk tarihi
incelendiği zaman kurulan tüm
devletlerin genellikle soy, aile ve hanedan temeline
dayandığı
görülmekte ve bu hanedanların
yıkılmasıyla, ailelerin ortadan
kaldırılmasıyla devletler de yok olup gitmektedir.
En son imparatorluk
olan Osmanlı İmparatorluğu bile bir hanedana
dayanmakta ve içinde
çeşitli ulusları
barındırmaktaydı. Osmanlı soyu,
İmparatorluğun temel
öğesi olarak devletin çatısını
oluşturuyordu. Nitekim Osmanlı
Hanedanı'nın çöküşü ile
beraber İmparatorluk da tarihin derinliklerine
gömülmüştür. Türk devletlerinin
çok sayıda oluşunun en büyük nedeni,
hepsinin soylara ve hanedanlara dayanması ve
hiçbirinin ulusal bir
devlet olmayışıdır. Aynı ülke veya
toplum üzerinde egemenlik sağlayan
bir başka sülale hemen baştaki soyu
aşağı indirmekte ve kendi
egemenliğini ilan ederek kendi adı ile anılan yeni
bir devlet
kurmaktaydı. Belirli bölgelerde etkin olan aileler
bazen merkezden
kopmakta ve kendi bölgelerinde yeni bir devlet
oluşturmaktaydılar.
Türkler eski dönemlerde kendi ulusal devletlerini
kurabilseydiler, Türk
devletlerinin sayısı bu kadar çok olmazdı.
Tarihte Türklerin kaynağına inildiği zaman,
dört bin yıl öncesinin Orta
Asya'sına kadar gitmek gerekir. Elde edilen bulgulara
göre, Türkler
beyaz ve "brakisefal", yani geniş kafa
yapısına sahip olan bir ırktır. Arkeologların
"andronova insanı" dedikleri bu tipin
kalıntılarına Orta Asya'da rastlanılmaktadır. Bu
ırk, çevresindeki ülkelerde yaşayan
"dolikesefal", yani uzun kafalı ırklardan kesin
çizgilerle ayrılmaktaydı. Sözü edilen
"proto-Türkler",
Tanrı Dağları ile Altay Dağları
arasındaki geniş ülkede, bugünkü
Çungarya'da yani Doğu Türkistan'ın kuzey
kesimlerinde yaşıyorlardı.
Bölgenin konumu nedeniyle proto-Türkler
ülkelerinin dört bir yanına
doğru genişleme eğilimleri göstermekteydiler.
Bu ırk, avcı ve savaşçı bir kavimdi.
En kutsal hayvan olarak "kartal"ı
kabul ederlerdi. Dağlık bölgelerde yaşayan
kavimlerde görülen kartal
hayranlığı proto-Türklerde de bulunmaktaydı.
Bakırı işlemesini
öğrenmişler ve bıçak benzeri aletlerin
yapımında kullanmışlardı.
Proto-Türk kültürünü temsil ettiği
benimsenen "Anav"da, bugünkü
Türkmenistan'ın başkenti "Aşkabad"
çevresinde ilk kültür tabakasına
yaklaşık olarak altı bin yıllık bir
geçmiş biçilmiştir. Anav
kültürünün dördüncü katı ise
milat yıllarına
rastlamaktadır. Tarihçiler genel olarak Orta Asya
kavimlerinin
kültürlerini Anav uygarlığı
tabakalarına göre tarihlendirmeye ve bu
tabakalarla karşılaştırmaya
çalışırlar. Milattan önce iki binlerde
Altay'larda uygarlık iyice canlanmakta,
çeşitlenmekte ve giderek
zenginleşmektedir. Bakırın yanında
tunç ve altın işlenmekte, bıçakların
yanı sıra yüzük ve bilezik gibi süs
eşyası yapılmaktadır. Bu dönemde
dünyanın altın merkezi Altaylar görünmekte
ve bu endüstriyi
proto-Türkler yürütmektedir. Bu kavim sonraki
yıllarda Sibirya
Ovası’nın güneyine doğru
taşmıştır. Milattan önce iki bin
yılları
kalıntıları Güney Sibirya bölgesinde
bulunmuştur. Proto-Türkler göçebe
bir kavim olduklarından yerleşik yaşam
biçimini ender zamanlarda
göstermektedirler.
Proto-Türk sanatında asıl öğe
"hayvan motifleri"dir. Bu
motifler çok incelikli yöntemlerle işleniyor ve
hemen her eşyada
kullanılıyordu. Hayvan üslubu göçlerle
beraber Kuzey Karadeniz
bölgelerine doğru yaygınlık kazanıyordu.
Proto-Türkler giderek askeri
ve siyasal güç kazanıyor, Moğollar ve
Mançular gibi çevrelerinde
yaşamakta olan kavimleri egemenlikleri altına
alıyorlardı. M.Ö.
1700'lere doğru Çin tarih kaynakları
proto-Türkler'den söz etmeye
başlarlar. Bunun da nedeni proto-Türk kavimlerinin
Çin bölgesini tehdit
eder bir duruma gelmeleridir.
Türklerin tarih öncesi çağları
M.Ö.2000'lere kadar uzanmaktadır. Bu yıllarda ortaya
"Teoman" veya "Tuman Yabgu" adlı bir
hükümdar çıkarak çevredeki Türk boylarını
bir araya toplar. Tarihte "Büyük Türk
Hakanlığı" denilen büyük ve sürekli
Orta Asya İmparatorluğu böylece tarih sahnesine
çıkar. Sonraları "Oğuz Han" denen
"Mete"
bu ilk Türk hükümdarı Teoman Yabgu'nun
oğludur. Oğuz Han, ilk Türk
İmparatorluğu’nun sınırlarını
sonraları Pasifik' ten Hazar Denizi'ne,
Sibirya buzullarından Çin ve Kuzey Hindistan'a kadar
genişletir, Asya
Kıtası'nın yarısından
fazlasını egemenliği altına alır. Türklerin
bu
ilk imparatorluğu başındaki hanedanın
adı nedeniyle "Kun" veya "Hun" adıyla
anılmaktadır.
Başlangıçlarda Türk adı
Türkçe konuşan kavimlerden birisinin adı idi.
Sonradan bütün Türkçe konuşanlara
Türk adı verilmiştir. Sözcüğün
anlamı
"güçlü" demektir ve ilk başlarda
"Türük"
olarak söylenmekteydi. Bu sözcük ilk kez
M.Ö.1400'lerde Çin
belgelerinde geçmektedir. Gene Çin tarihinden
öğrenildiğine göre
Türkler M.Ö. 700'lerde Çin
topraklarını ele geçirmeye
başlamışlardır.
Türk tarihinin karanlık dönemlerine ait bulunan
izler bazı Türk destanlarına
yansımıştır. "Ergenekon Destanı"nda
Türklerin düşmanlarınca
küçük bir alana
sıkıştırıldıktan sonra
çoğalmaları, demir madenini eriterek,
dışarı çıkmaları ve dünyaya
açılmaları konusu Türk tarihi
açısından çok önemlidir.

Ergenekon'dan
Çıkış
Türklerin birçok kavmi egemenlikleri altına
alarak büyük
imparatorluklar kurmaları en eski çağlarda bile
yabancı ulusların
dikkatini çekmiş ve tarih belgelerine
geçmiştir. Türk tarihi açısından
birinci derece kaynak olan Çin belgeleri Türklerin
cihangirlik
özelliğini açıklamada
gerçekçi davranmış ve bunu
günümüze yansıtmıştır.
Çinlilere göre Türkleri yabancı kavimlere
egemen kılan, onların iyi ata
binmeleri yani "süvarilik"
karakterleridir. Atlı Türk ordusu o
çağların en ileri ve gelişmiş öğesi
olarak en geniş ülkeleri ele
geçirebilmiştir. Ayrıca Türklerin demir,
bakır ve altın gibi madenlere sahip olmaları ve
bunları en ileri
biçimlerde işleyebilmeleri de onlara
üstünlük kazandırmıştır. Atı ve
madenleri iyi kullanabilen Türkler, cihangirlik
karakterleriyle de kısa
zamanda tüm Asya'ya yayılmışlardır. Bu
yayılmalar daha sonraki
dönemlerde birçok Türk devletini tarih sahnesine
getiren en önemli öğe
olmuştur.

Türklerin Anayurdu: Orta Asya
Türkler kendi adları ile anılmadan önce
proto-Türkler olarak tarih
sahnesinde yer almışlar ve daha sonraki her
dönemde de bir ya da birkaç
devlete sahip olarak bu sahnedeki yerlerini korumasını
bilmişlerdir.
Türklerin tarihi açısından milattan
önce beşinci yüzyıldan öteye
gidebilmek kaynak açısından
olanaksızdır. Nitekim ilk dönemlerin tarihi
de bir kısmı ile destanlar ve efsanelere
dayanmaktadır. Kendi
anayurtlarında varlıklarını ortaya koyan
Türkler daha sonraları göç
ettikleri ülkelerde daha etkin bir yaşam düzenine
kurdukları devletler
aracılığı ile sahip olabilmişlerdir.
İklim koşullarındaki büyük
değişmeler, susuzluk, kuraklık ve açlık gibi
nedenler de Türklerin Orta Asya'dan göç
etmelerine neden olmuştur.
Pasifikten, Atlas Okyanusu'na kadar çeşitli
bölgelerde ve değişik
tarihlerde birçok devlet kuran Türklerin anayurdunun
"Orta Asya"
olduğu konusunda tüm tarih kaynakları ve
otoriteleri birleşmektedir.
Bölgenin sınırlarını daha geniş
veya dar ele alanlar da vardır. Bölge
konusunda var olan anlaşma anayurdun
sınırları konusunda yoktur.
Fazlasıyla geniş olan bu bölgede zaman
içerisinde birçok jeolojik
değişmeler gündeme gelmiştir. İç
denizler kurumuş, yeni göller ortaya
çıkmış, çöller
vahalaşmış, vahalar ise çöl olmuştur.
Jeolojik
değişimler tam olarak belirlenmedikçe,
Türklerin anayurdu olan Orta
Asya'nın kesin sınırlarını
çizebilmek zor olacaktır. İnsanların
yaşayışını etkileyen bu jeolojik
değişimler yeryüzü tarihinin son
dönemlerinde ortaya çıkmıştır.
Orta Asya denen bölgenin doğal
sınırları, Kingan dağları Baykal
havzası, Altay dağları, Volga ve Hazar
havzaları, Hindikuş, Pamir ve Karakurum
dağları ile Sarı Irmak havzası
ve Karanlık dağlar ile yeniden Kingan
dağlarına ulaşan bir çizgi
izlemektedir. Türkler bu kadar geniş bir alanı
dahi yeterli görmeyerek
Asya, Afrika ve Avrupa gibi üç kıtanın
önemli bölgelerine göç ederek
yerleşmişler, zamanla değişik devletler
kurmuşlardır.
"Türk"
adı Göktürk birliğini göstermek
için Çin kaynaklarında ilk olarak
milattan sonra 542 yılında görülmektedir.
Daha sonraları Bizans ve Arap
kaynaklarında da altıncı yüzyılın
sonlarında Göktürk İmparatorluğu'ndan
söz ederken "Türk" adı
görülmektedir, içinde "Türk"
sözcüğünün geçtiği ilk
Türkçe metin ise, Orhun abideleri arasında en eski
olduğu bilinen "Tonyukuk yazıtı"dır.
Sözcük: "Törük-Türük-Türk"
biçiminde bir evrimden geçmiştir. Türk
sözcüğünün kullanılmaya
başlandığı altıncı
yüzyıldan çok önceleri Türkçe
konuşan kavimler ve
topluluklar Orta Asya'da var olmuştur. Hun
İmparatorluğu ile beraber
Türkçe de yayılmaya
başlamıştır. Türk dilinin yanı sıra
Türk ırkı ile
ilgili yapılan araştırmalar da Türklerin
tarihi ile ilgili birçok
konuyu aydınlığa kavuşturmuştur.
Asıl konumuz, "Türk Devletleri"
olduğuna göre Türklerin tarihini devlet
açısından incelemekte yarar
vardır. Devlet denince belirli koşullardan oluşan
örgütlü bir yapıya
sahip bir siyasal birlik akla gelmektedir. Bu açıdan
bakıldığında Türk
tarihinde bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır.
Bazı Türk kavimleri,
boyları tarih sahnesinde ortaya
çıkmışlar, geniş ülkeler üzerinde
uzun
zaman egemenlik kurmuşlar, ancak devlet kavramına uygun
düşen bir yapı
oluşturamamışlardır. Örnek olarak
"Avarlar, Peçenekler, Kıpçaklar"ı
verebiliriz. Genelde Türk tarihinin bir bütün
olarak anlaşılabilmesi ve
incelenebilmesi açısından Türklerin
kurmuş olduğu devletler arasında
belirli bölgelere uzunca süre devlet gibi egemen
olmuş Türk
toplulukları da göz önüne
alınmalıdır.

Hunlar Avrupada..
Türk Devletlerinin Sayısı
Hemen her dönemde devlet kuran Türklerin,
günümüze kadar kaç devlet
kurduğu konusu tartışmalıdır.
Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında hangi
kıstaslara dayanılarak belirlendiği tam olarak
anlaşılamayan ve
sonradan Cumhurbaşkanlığı forsunda
yıldızlarla simgelenen "on altı Türk
devleti"
diye bir konu vardır. O zamanlar nasıl
belirlendiği günümüzde bile
bilinemeyen ve daha sonraki yıllarda da yeterli bilimsel
araştırmalara
konu olmayan bu sorun, Türklerin geçmişlerine
daha bir bilimsel
bilinçle baktıkları günümüzde
yeniden gündeme gelmiştir.
"Cumhurbaşkanlığı forsu"na alınan
Türk devletleri şu biçimde belirlenmiştir:
01. Büyük Hun
İmparatorluğu
02. Batı Hun İmparatorluğu
03. Avrupa Hun İmparatorluğu
04. Akhun İmparatorluğu
05. Göktürk İmparatorluğu
06. Avar İmparatorluğu
07. Hazar İmparatorluğu
08. Uygur Devleti
09. Karahanlılar Devleti
10. Gazneliler Devleti
11. Büyük Selçuklu İmparatorluğu
12. Harzemşahlar Devleti
13. Altınordu Devleti
14. Büyük Timur İmparatorluğu
15. Babür İmparatorluğu
16. Osmanlı İmparatorluğu

01 Büyük Hun
İmparatorluğu

02 Batı Hun İmparatorluğu

03 Avrupa Hun İmparatorluğu

04 Akhun İmparatorluğu

05 Göktürk İmparatorluğu

06 Avar İmparatorluğu

07 Hazar İmparatorluğu

08 Uygur Devleti

09 Karahanlılar Devleti

10 Gazneliler Devleti

11 Büyük Selçuklu İmparatorluğu

12 Harzemşahlar Devleti

13 Altınordu Devleti

14 Büyük Timur İmparatorluğu

15 Babür İmparatorluğu

16 Osmanlı İmparatorluğu
Türk tarihi incelendiği zaman bu tablonun çok
eksik olduğu anlaşılmaktadır. Tarihte, "
imparatorluk, devlet, atabeylik, beylik ve hanlık" gibi
değişik türlerde kurulan Türk devleti
sayısı bir ayırıma göre 120, bir başka
ayırıma göre de 150 civarındadır.
Tarihçilerin değişik kıstaslarla konuya
eğilmeleri Türk devletlerinin
sayısı konusunda kesin bir rakama
ulaşılmasını günümüzde bile
engellemektedir. Tüm Türk devletleri ayrı
ayrı bölgelerde belirli
tarihler arasında
bağımsızlıklarını elde etmişler ve
egemenliklerini
sürdürmüşlerdir. Değişik
kesimlerden gelen tarihçilerin şimdilik
üzerinde anlaşabildikleri tek konu Türk
devletlerinin sayısının on
altının çok üzerinde bulunduğudur. Ne
var ki, birisinin devlet olarak
benimsediğini diğerleri benimsememekte ve kesin bir
sayı üzerinde
anlaşabilmek giderek olanaksızlaşmaktadır.
Ayrıca bu listede yer alan "Batı Hun" ve "Avrupa
Hun" İmparatorluklarının aynı devlet olduğu
ve "Altınordu Devleti"nin bir Türk devleti olmaktan
çok bir Moğol devleti olduğu konusunda da bilimsel
kuşkular ve itirazlar bulunmaktadır.
Türk tarihi ile ilgili kaynaklar genel boyutlarda tarandığı
zaman ortaya 16 değil ama, "
116 Türk Devleti"
çıkmaktadır. Bu sayının fazlası
vardır, eksiği yoktur. Türkiye'deki
tarihçilere sorulduğu zaman onların da
çoğunluğunun bu kanıda olduğu
görülmektedir. Nitekim bu konuda
yazılmış bazı makalelerde bu
doğrultuda yorumlar ve açıklamalar göze
çarpmaktadır. Kaynaklara göre "116 Türk
Devleti" aşağıdaki gibi bir ayırıma ve
sıralamaya göre açıklanabilir.

A. İMPARATORLUKLAR
01. İskit-Saka İmparatorluğu M.Ö. 6.
asır - M.S. 2.asır
02. Büyük Hun İmparatorluğu M.Ö. 4.
asır - M.S. 48
03. Batı (Avrupa) Hun İmparatorluğu 374 - 469
04. Akhun (Eftalit) İmparatorluğu IV. Asır
sonları - 577
05. Göktürk İmparatorluğu 582 - 630
06. Doğu Göktürk İmparatorluğu 582 - 630
07. Batı Göktürk İmparatorluğu 582 - 630
08. II. Göktürk İmparatorluğu 681 - 744
09. Uygur İmparatorluğu 744 - 840
10. Avar İmparatorluğu VI. asır - 805
11. Hazar İmparatorluğu VII. asır - 965
12. Büyük Selçuklu İmparatorluğu 1040
- 1157
13. Harzemşahlar İmparatorluğu 1097 - 1231
14. Timur İmparatorluğu 1370 - 1405
15. Babür İmparatorluğu 1526 - 1858
16. Osmanlı İmparatorluğu 1299 - 1922
B. DEVLETLER
17. Kuzey Hun Devleti 48 - 156
18. Güney Hun Devleti 48 - 216
19. 1. Chao Hun Devleti 304 – 329 (Çin kaynak.adlar)
20. 2. Chao Hun Devleti 328 – 352 (Çin kaynak.adlar)
21. Hsia Hun Devleti 407 - 431
22. Kuzey Liang Hun Devleti 401 - 439
23. Lou-lan Hun Devleti 442 - 460
24. Tabgaç Devleti 386 - 557
25. Doğu Tabgaç Devleti 534 - 557
26. Batı Tabgaç Devleti 534 - 557
27. Cücen Devleti 390 - 545
28. Tukyu Devleti 545 - 658
29. Kuşhan Devleti IV.asır - V.asır
30. Turfan Uygur Devleti 911 - 1368
31. Şato Türk Devleti 907 - 923
32. Tang Şato Türk Devleti 923 - 936
33. Tsin Şato Türk Devleti 937 – 946 (Çin
kaynak.adlar)
34. Kan-Çou Uygur Devleti 905 - 1226
35. Türgeş Devleti 717 - 766
36. Karluk Devleti 766 - 1215
37. Kırgız Devleti 840 - 1207
38. Sabar Devleti V.asır - VII.asır
39. Onogur Devleti V.asır - VI. asır
40. Tugurkur Devleti V.asır - VI. asır
41. Uturgur Devleti V.asır - VI. asır
42. Basaraba Türk Devleti Romen devletinin
başlangıcı 1330
43. Karahanlılar Devleti 840 - 1042
44. Doğu Karahanlı Devleti 1042 - 1211
45. Batı Karahanlı Devleti 1042 - 1212
46. Oğuz, Yabgu Devleti X.asrın ilk yarısı -
1000
47. Gazneliler Devleti 969 - 1187
48. Suriye Selçuklu Devleti 1092 - 1117
49. Kirman Selçuklu Devleti 1092 - 1187
50. Anadolu Selçuklu Devleti 1157 - 1194
51. Irak Selçuklu Devleti 1157 - 1194
52. Eyyubi Devleti 1171 - 1348
53. Hindistan Türk Devleti 1206 – 1413 (Delhi
Türk Sultan.)
54. Mısır Türk Devleti 1250 -
1383
55. Karakoyunlu Devleti 1380 - 1469
56. Akkoyunlu Devleti 1350 - 1502
57. Timurlular Devleti 1405 - 1507
C. BEYLİKLER
58. Uygur Beyliği 8. asır
59. Karluk Beyliği 13. asır
60. Tolunlular Beyliği 868 - 1417
61. Akşidliler Beyliği 935 - 969
62. İzmirliler Beyliği
63. Dilmaçoğulları Beyliği 1085 - 192
64. Danişmentli Beyliği
65. Saltuklu Beyliği 1092 - 1202
66. Sökmenliler Beyliği 1100 - 1207
67. Artuklu Beyliği 1101 - 1409
68. Mengücük Beyliği 1118 - 1183
69. Erbil Beyliği 1146 - 1232
70. Çobanoğulları Beyliği 1227 - 1309
71. Karaman Beyliği 1256 - 1483
72. İnanç Beyliği 1261 - 1368
73. Sahip Ata Beyliği 1275 - 1341
74. Pervane Beyliği 1277 - 1322
75. Menteşe Beyliği 1280 - 1424
76. Çandarlı Beyliği 1292 - 1462
77. Karesi Beyliği 1297 - 1360
78. Germiyan Beyliği 1300 - 1429
79. Hamid Beyliği 1301 - 1423
80. Saruhan Beyliği 1302 - 1410
81. Aydın Beyliği 1308 - 1426
82. Teke Beyliği 1321 - 1390
83. Eratna Beyliği 1335 - 1381
84. Dulkadir Beyliği 1339 - 1521
85. Ramazan Beyliği 1352 - 1608
86. Dobruca Türk Beyliği 1354 - 1417
87. Kadı Burhanettin Beyliği 1381 - 1398
88. Eşref Beyliği 1300 - 1326
89. Berçem Beyliği 12. asır
90. Yaruklular Beyliği 12. asır
D. ATABEYLİKLER
91. Şam Atabeyliği 1117-1154
92. Musul-Halep Atabeyliği 1127-1259
93. Azerbaycan Atabeyliği 1146-1225
94. Fars Atabeyliği 1147-1284
E. HANLIKLAR
95. Büyük Bulgar Hanlığı 630 - 665
96. Volga Bulgar Hanlığı 665 - 1391
97. Tuna Bulgar Hanlığı 681 - 1064
98. Peçenek Hanlığı 860 - 1091
99. Uz Hanlığı 860 - 1068
100. Kuman-Kıpçak Hanlığı 9.asır
- 13.asır
101. Özbek Hanlığı 1428 - 1599
102. Kazan Hanlığı 1437 - 1552
103. Kırım Hanlığı 1440 - 1475
104. Kasım Hanlığı 1445 - 1552
105. Astrahan Hanlığı 1466 - 1554
106. Hive Hanlığı 1510 - 1920
107. Sibir Hanlığı 1556 - 1600
108. Buhara Hanlığı 1599 - 1785
109. Kaşgar Hanlığı XV. asır - 1877
110. Hokand Hanlığı 1710 - 1876
111. Türkmenistan Hanlığı 1860 - 1885
F. CUMHURiYETLER
112. Azerbaycan Cumhuriyeti 1918 - 1920
113. Batı Trakya Türk Cumhuriyeti
1. kuruluş 31 Ağustos 1913
2. kuruluş 1915 - 1917
3. kuruluş 1920 - 1923
114. Türkiye Cumhuriyeti 1923 -
115. Hatay Cumhuriyeti 1938 - 1939
116. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1983
Yıkılma
Nedenleri
Tarihteki Türk devletlerine bakıldığı
zaman bunların birbirlerini
ortadan kaldırdığı, iç
çatışmalarla battığı, hanedan kavgaları
nedeniyle bazılarının kısa
ömürlü olduğu görülmektedir. Türkler
çok
devlet kurdukları kadar birçok devletin de
yıkılmasına neden
olmuşlardır. Çok devlet kurmak tarihin olumlu
yanı ise, bu kadar çok
devletin yıkılmasına neden olmak da olumsuz
yanıdır.
Örnek olarak
bakıldığında;
-
Saka-İskit İmparatorluğu'nun,
bünyesindeki Orta Asya kavimlerinin
çatışmaları ve İran saldırıları
ile yıkıldığını;
-Büyük Hun İmparatorluğu'nun Çin'in
siyasal kışkırtmalarına alet olan Türk
boyları arasındaki çekişmeler nedeniyle son
bulduğunu;
-Batı Hun İmparatorluğu'nun başka bir
Türk boyu olan Siyenpiler tarafından ve bazı iç
karışıklıklarla
yıkıldığını;
-Akhunlar İmparatorluğu'nun bir başka Türk
boyu olan Göktürklerce
yıkıldığını;
-Göktürk İmparatorluğu'nun gene Çin'in
neden olduğu kardeş kavgaları ile
yıkıldığını;
-Avar İmparatorluğu'nun sürekli savaşlarla
zayıf kalarak yıkıldığını;
-Hazar imparatorluğu'nu bir başka Türk boyu Kuman
Türklerinin yıktığını;
-Uygur Devleti'nin Çin kışkırtmaları
ile içeriden parçalandığını;
-Karahanlılar'ın başka Türk boyları ile
savaşarak yıkıldığını ve mirasına
Gazneliler ile Selçukluların sahip
çıktığını;
-Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun
yıkılışına ise kanlı kardeş
kavgalarının neden olduğunu;
-Anadolu Selçukluları ve Harzemşahlar Devleti'ni
Moğolların yıktığını;
-Altınordu Devleti'ni bir başka Türk imparatoru
Timur'un ortadan kaldırdığını;
-Babür İmparatorluğu'nu ise İngiliz
emperyalizminin yıktığını;
-Son olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun da
emperyalist ülkelerin oyunları sonucunda parçalanarak
yıkıldığını tarih incelendiğinde
görmekteyiz.
Büyük Selçuklu İmparatorluğu
yıkıldıktan sonra Selçuklular, Eyyubiler
ve sonraları da Osmanlılar Anadolu ile Ortadoğu
bölgesini önce
Haçlılara sonra da emperyalistlere karşı
savunmuşlardır. Sömürgecilik
bütün dünyaya yayıldıktan sonra
Batılı devletler Osmanlı
İmparatorluğu'nu kıskaç içine
almışlardı. İmparatorluğun içindeki
çeşitli toplumların ayaklanmaları
için Batılı uluslar kışkırtmalara
başladılar ve ayrılıkçı
hareketleri destekleyerek Osmanlı
İmparatorluğu'nun parçalanmasına
yardımcı oldular. Önce Avrupa, sonra
da Afrika ve Asya'daki imparatorluk toprakları elden
çıktı. Sömürgeci
devletler son yumruğu indirerek Osmanlı
İmparatorluğu'nu tümüyle
ortadan kaldırmaya çalışırken, Anadolu'da
başlayan ulusal kurtuluş hareketi Türk ulusunu bir
kez daha tarih
sahnesine çıkarıyor ve zaferlerle
başarıya götürerek yeni bir devlete
kavuşturuyordu. Ulusal Kurtuluş
Savaşı'nın Türk halkının
direnme gücü ile başarıya ulaşması
yeni devlete giden yolu açıyordu.
Böylece Türkler bir devlet yapısı
çökerken gene yeni bir devlet
yapısını kendilerine
hazırlıyorlardı. Tarihte ilk dönemlerden
başlayarak günümüze kadar gelen Türk
devletleri geleneği korunuyordu.
Tarihteki Türk devletleri konusunu,
"Atatürk"ün
bilime ve gerçekçiliğe dayanan tarih
anlayışı çerçevesinde ele almak
gerekmektedir. Son yıllarda zaman zaman siyasal slogan
biçiminde ele
alınan onaltı Türk devleti konusu kamuoyunda ters
etkiler yaratmıştır.
Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan bu konu
devletimize saygı ilkeleri
çerçevesinde, bilimsel ve gerçekçi
boyutlarda ele alınmalıdır. Burada
konu, biraz daha genişletilerek ele alınmaktadır.
Tüm kaynakların
taranmasıyla ortaya çıkan devlet
sayısı 16 değil, 116'dır.
Türkler tarafından kurulan
İmparatorluk, Devlet ve Cumhuriyetler
01. İskit-Saka İmparatorluğu
02. Büyük Hun İmparatorluğu
03. Batı Hun İmparatorluğu
04. Akhun İmparatorluğu
05. Göktürk İmparatorluğu
06. Avar İmparatorluğu
07. Hazar İmparatorluğu
08. Uygur Devleti
09. Karahanlı Devleti
10. Gazneliler Devleti
11. Büyük Selçuk İmparatorluğu
12. Anadolu Selçuklu Devleti
13. Harzemşahlar Devleti
14. Timur İmparatorluğu
15. Altınordu İmparatorluğu
16. Karakoyunlu Devleti
17. Akkoyunlu Devleti
18. Babür İmparatorluğu
19. Osmanlı İmparatorluğu
20. Azerbaycan Cumhuriyeti
21. Batı Trakya Cumhuriyeti
22. Hatay Cumhuriyeti
23. Türkiye Cumhuriyeti
24. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
|